Arthur C. Clarke’ın 1937’de yayımlanan ilk öyküsü, “Travel By Wire!” sizlerle!

 

Kabloyla seyahat edin!

 

Radyo-taşıyıcıyı mükemmel hale getirene kadar ne zorluklar ve sınavlardan geçtiğimizi tahmin bile edemezsiniz; aslında şimdi bile tam olarak mükemmel olduğu söylenemez. En büyük zorluk, otuz yıl önce televizyon konusunda da yaşandığı gibi, netliğini iyileştirmekti; ve bu küçük sorun üzerinde neredeyse beş yıl harcadık. Sizin de Bilim Müzesi’nde görebileceğiniz üzere, ilettiğimiz ilk nesne, doğru bir şekilde birleşen, ancak katı bir blok olmak yerine milyonlarca küçük küreden oluşan ahşap bir küptü. Aslına bakılırsa, ilk televizyon görüntülerindeki gibi bir hali vardı; çünkü tarayıcılarımız nesneyi molekül molekül, hatta daha iyisi elektron elektron alacağına, küçük parçalar olarak işlemişti.

Bunun bazı şeyler için önemi yoktu, ancak eğer bırakın insanları, sanat eserleri bile iletmek istiyorsak, işlemi hatırı sayılır şekilde iyileştirmeliydik. Bunu, nesnenin her yönünde delta-ışın tarayıcıları kullanarak gerçekleştirdik; altı, üstü, sağı, solu, önü ve arkasında… Bu altısını senkronize etmek çok hoş bir oyundu diyebilirim, ama gerçekleştiği zaman, iletilen ögelerin ultra-mikroskobik ölçekte olduğunu gördük ve bu pek çok uygulama için gayet yeterliydi.

Sonra, kimsenin ortalıkta olmadığı bir sırada, 37’inci kattaki biyologlardan bir denek faresi ödünç aldık ve cihazdan geçirdik. Diğer taraftan harikulade şekilde çıktı; ölmüş olduğu gerçeğini saymazsak. Bu yüzden sahibine giderek, nazik bir şekilde otopsi ricasında bulunmamız gerekti. İlk başta, talihsiz hayvanı, şişenin içinde yetiştirmek için aylar harcadıkları bazı mikroplara ait yegâne örneklerle aşılamış olduklarını söyleyerek, öfkeden biraz kudurdular. Hatta, o kadar sinirlendiler ki, isteğimizi açıkça reddettiler.

Yalnızca birer biyolog olan bazı kişilerin bu şekilde başkaldırmaları elbette içler acısıydı; laboratuvarlarında çabucak bir yüksek-frekans alanı oluşturarak, hepsinin birkaç dakika boyunca ateşlerinin yükselmesine neden olduk. Otopsi sonuçları yarım saat sonra geldi; vardıkları sonuç, canlının kusursuz bir durumda olmasına rağmen, geçirdiği şok yüzünden öldüğü, ve eğer deneyimizi tekrarlamayı düşünüyorsak, kurbanlarımızın gözlerini bağlamamız gerektiğiydi. Bize ayrıca, 37’inci kata, aslında oto-yıkamacıda araba yıkıyor olması gereken kleptoman manyakların verecekleri hasardan korunmak için şifreli bir kilit takıldığı da bildirildi. Buna izin veremezdik, bu nedenle derhal kilitlerini X-ışınıyla tarayarak, bize dehşet içerisinde bakarlarken, onlara şifrelerinin ne olduğunu söyledik.

Bizim alanımızın en iyi tarafı budur, diğer insanlara ne istiyorsanız yapabilirsiniz. Tek ciddi rakibimiz, bir üst kattaki kimyagerlerdi; ama genelde biz baskın çıkardık. Evet, laboratuvarın tavanındaki bir delikten içeri iğrenç bir organik madde verdiklerini hatırlıyorum da… Bir ay boyunca gaz maskeleriyle çalışmak zorunda kalmıştık; ama sonradan intikamımızı aldık. Her akşam, personel laboratuvardan çıktıktan sonra içeri düşük bir miktar kozmik ışın gönderip, bütün o kıymetli çökeltilerini katılaştırıyorduk; ta ki bir gece, yaşlı Profesör Hudson mesaiye kalınca az kaldı işini bitirene kadar… Ama öykümüze geri dönelim—

Başka bir deney faresi ele geçirdik, kloroform koklattık ve vericiden geçirdik. Keyifle, canlandığını gördük. Onu hemen öldürttük ve gelecek nesillere miras kalması için doldurttuk. Cihazla birlikte, onu da müzede görebilirsiniz.

Fakat bunu bir seyahat hizmetine dönüştürmek istiyorsak, bunlar yeterli değildi – çoğu insan için ilk bakışta ameliyat gibi görünecekti. Diğer taraftan, iletimi saniyenin on-binde-birine düşürerek, ve bu sayede şoku azaltarak, bir başka deney faresini de zihinsel ve yaşamsal faaliyetlerine hiçbir zarar vermeden geçirmeyi başardık. Bu da sonradan dolduruldu.

Artık açıkça cihazı bizlerden birinin denemesinin vakti gelmişti; ancak eğer yanlış gidecek bir şey olursa, bunun insanlık için ne kadar büyük bir kayıp olacağını fark ederek, 197’inci katta Yunanca filan öğretmekte olan Profesör Kingston’ın daha uygun bir kurban olduğuna kanaat getirdik. Onu Homeros’un bir eseriyle alıcıya çektik; alanı aktive ettik ve alıcıdan gelen seslerden, güvenli bir şekilde, tüm faaliyetleri eskisi gibi yerinde bir şekilde geçmiş olduğunu anladık. Onu da doldurtmak istedik, ama bunu ayarlayamadık.

Bundan sonra sırayla biz geçtik; deneyimin oldukça acısız olduğunu görerek, cihazı pazarlamaya karar verdik. Küçük oyuncağımızı basına tanıttığımızda yaşanan heyecan dalgasını hatırlarsınız. Elbette sahte olmadığını kanıtlayana kadar akla karayı seçtik, ve kendileri de geçene kadar gerçekten ikna olmadılar. Yine de, kendisini vericiden geçirebilsek bile sigortaları attıracak olan Lord Rosscastle’da çizgiyi çektik.

Bu gösteri o kadar iyi bir tanıtım oldu ki, şirket kurmak konusunda hiçbir sıkıntı yaşamadık. Araştırma Vakfı’na gönülsüzce veda edip, orada kalan bilim insanlarına belki bir gün kendilerinin yapacak olduklarının aksine birkaç milyon göndererek yardımda bulunabileceğimizi söyledik ve ilk ticari alıcı-vericilerimizi tasarlamaya başladık.

Hizmetimiz, 10 Mayıs 1962 resmi olarak faaliyet görmeye başladı. Tören, Paris alıcısı tarafında ilk yolcuların varışını izlemek için toplanmış ve muhtemelen varamamalarını umarak bekleyen devasa kalabalıklar olmasına rağmen, Londra’daki verici tarafında gerçekleşti. Binlerce kişinin tezahüratı eşliğinde, Başbakan (hiçbir şeye bağlı olmayan) bir düğmeye bastı, başmühendis (bir şeylere bağlı olan) bir şalteri indirdi ve dev İngiliz bayrağı görüşten kaybolarak, bazı vatansever Fransızları rahatsız edecek şekilde Paris’te yeniden belirdi.

Bundan sonra, yolcular, gümrük memurlarını çaresiz bırakacak bir hızla akmaya başladı. Hizmet, kişi başı yalnızca 2 pound aldığımız için, hızla büyük bir başarıya dönüştü. Harcadığımız elektriğin, bir peninin yüzde birine mal olması nedeniyle, bunun oldukça makul bir ücret olduğunu düşündük.

Çok geçmeden, servisimiz Avrupa’nın tüm büyük şehirlerine yayılmıştı; kablolu olanı tabii ki, kablosuz değil. Kablolu bir sistem daha güvenliydi, ancak poliaksiyel kabloları Kanal’ın altından [ç.n. Manş Kanalı] döşemesi korkunç derecede zahmetliydi ve mil başına 500 pound’a mal oluyordu. Sonra, Posta Teşkilatı ile birlikte çalışarak, büyük şehirler arasında iç hatlar kurmaya başladık. 1963 yılında her yerde duyurulan “Telefonla seyahat edin” ve “Kabloyla daha hızlı” sloganlarımızı hatırlıyor olabilirsiniz. Kısa zamanda, aşağı yukarı herkes devrelerimizi kullanıyordu ve her gün binlerce tonluk nakliyatı yönetiyorduk.

Doğal olarak kazalar yaşanıyordu; ancak hiçbir Ulaştırma Bakanı’nın başaramadığı bir şey olan trafik kazalarını senede yalnızca birkaç bine düşürdüğümüzü söyleyebilirdik. Sayılar şimdi daha iyi olmasına rağmen, o sırada her altı milyonda bir müşteriyi kaybediyorduk ve bu başlangıç için gayet iyiydi. Gerçekleşen bazı aksilikler gerçekten oldukça garipti ve bazı vakaları halen geride kalan yakınlara veya sigorta şirketlerine açıklayabilmiş değiliz.

Sık yaşanan bir şikâyet, hat boyuncaki topraklamaydı. Bu yaşandığında, talihsiz yolcu tamamen dağılarak yok oluyordu. Öyle sanıyorum ki, molekülleri yeryüzüne aşağı yukarı eşit bir şekilde dağılıyordur. Cihazın, iletim işleminin tam ortasında arızalandığı oldukça dehşet verici bir kaza hatırlıyorum. Sonucu tahmin edebilirsiniz. Belki bundan da beteri, iki hattın kesişip, akımların birleştiği zaman yaşananlar olabilir.

Tabii ki bütün kazalar bunlar kadar kötü değildi. Bazen, devredeki yüksek direnç sayesinde, bir yolcu, yolculuk esnasında otuz kilo kadar kaybedebilirdi. Bu durum genel olarak bize 1000 pound ve kaybedilen etlerin geri alınmasını saylayacak kadar ücretsiz yemeğe mal oluyordu. Neyse ki kısa süre sonra, daha idare edilebilir ebatlara indirgenmek isteyen şişman kişilerin tarafımıza başvurmaya başlamaları sayesinde, bu meseleden gelir elde edebilecek hale geldik. Zengin dulları, direnç bobinleri etrafından dolaştırarak iletip, başladıkları noktada, sorun çıkaran bölüm hariç birleştirecek özel bir cihaz geliştirdik. “Çok hızlı, şekerim, ve oldukça acısız!.. O vermek istediğin 75 kiloyu hemencecik alabilirler! Yoksa 100 müydü?”

Girişim ve indüksiyon nedeniyle de oldukça fazla sorun yaşadık. Cihazımız, çeşitli elektriksel parazitlenmelerden etkileniyor ve bunları iletim halindeki nesneye uyguluyordu, anlatabiliyor muyum? Bu nedenle birçok kişi, yeryüzünde olan hiçbir şeye, Mars’ta veya Venüs’de olan pek az şeye benzer bir halde çıkıyordu. Genellikle plastik cerrahlar tarafından düzeltilebilen şeylerdi ancak bazılarının gerçekleştiğine inanabilmek için kendinizin görmesi gerekiyordu.

Neyse ki, şu an kullandığımız micro-ışınlar sayesinde, bu güçlüklerin çoğunun üstesinden geldik; yine de ara sıra kazalar yaşanıyor. Geçen sene, güzelliği bozulduğu için bizden 1.000.000 pound talep eden televizyon yıldızı Lita Cordova ile yaşadığımız büyük dava sürecini hatırlıyorsunuzdur sanıyorum. İletim süreci sırasında, gözlerinden birinin yer değiştirdiğini iddia ediyordu; ancak ne ben, ne de yeteri kadar inceleme fırsatı bulan jüri herhangi bir fark görebildik. Elektrik Şefimiz kürsüye çıkıp her iki tarafın avukatlarını dehşete düşürecek kadar dobra bir tavırla, iletim sırasında herhangi bir şey ters gitmiş olsaydı, Bayan Cordova’nın, kendisine acımasızca uzatılacak aynada kendisini hiçbir şekilde tanımış olmasının mümkün olmadığını söylediğinde, histeri krizi geçirmişti.

Birçok kişi, Venüs ve Mars seyahatlerinin ne zaman başlayacağını soruyor. Şüphesiz, zamanla bunlar da olacaktır, ancak bu konudaki zorluklar oldukça büyüktür. Uzayda çok fazla parazit mevcut; yansıtıcı özelliği olan birçok katmandan bahsetmiyorum bile. Yani, Micro-dalgalar Appleton ‘Q’ tabakası tarafından [ç.n. Iyonosfer] 100.000 km’de durdurulmazsa, demeye çalışıyorum. Bu katmanın üstesinden gelene kadar, gezegenlerarası paylaşımlar yine de güvenlidir.

Evet, neredeyse 22 olduğunu görüyorum, bu yüzden artık kalksam iyi olacak. Gece yarısı New York’da olmam gerekiyor. A, hayır, uçakla gidiyorum. Ben kablo kullanmam! Yalnızca o şeyin icadına katkıda bulundum, anlıyor musunuz!?

Roket benim için yeterli! İyi geceler!

 

-oOo

 

Yazan: Arthur C. Clarke
Orijinal adı: Travel By Wire!
Amateur Science Fiction Stories, Aralık 1937