George Langelaan’ın Sinek adlı öyküsü karşınızda!

 

Bir sonraki bölüm ►

 

SİNEK

 

Yazan: George Langelaan
Orijinal adı: The Fly, 1957

 

I.

Telefonlar ve telefon zilleri beni hep tedirgin etmiştir. Yıllar önce, çoğunlukla duvarlara çakılı iken sevmezdim, ancak bugünlerde her kuytuya, her köşeye yerleştirildiklerinde, düpedüz bir saldırı haline geldiler. Fransa’da, “kömürcü kendi evinin efendisidir” diye bir sözümüz vardır; telefon yüzünden bu artık doğru değil ve hatta İngilizlerin de artık “kendi kalelerinin kralları” olduklarından şüpheliyim.

Ofisteyken, telefonun aniden çalışı beni rahatsız ediyor. Bu, ne yapıyor olursam olayım, santral memuruna rağmen, sekreterime rağmen, kapılara ve duvarlara rağmen, bilinmeyen bir kişinin, tam olarak kulağımın içine doğru gizlice konuşmak için, odama ve masamın tepesine geldiği anlamına geliyor – hoşuma gitse de gitmese de. Bu his evdeyken yine kabul edilebilir gibi değil; ancak en fenası telefonun gecenin bir yarısı çalması. Eğer biri, benim ışığı yakıp, gözlerimi kırpıştırarak telefonu açmak için kalktığımı görse, herhalde uykusunda rahatsız edilmiş herhangi biri gibi görünürüm. Diğer taraftan, asıl gerçek, benim paniğe kapılmamak için çabalamam, haneme tecavüz etmiş ve odamda dikilen biri olduğu hissini bastırmaya çalışıyor olmamdır. Ahizeyi almayı başarıp “Ici Monsieur Delambre. Je vous ecoute,” [Fr. Ben Bay Delambre. Sizi dinliyorum.] dediğimde, görünüşte sakinim, ancak normal halime ancak telefondaki sesi tanıdığımda ve benden ne istendiğini öğrendiğimde dönebilirim.

Bu salt hayvani tepki ve korkuyu bastırma çabam o kadar etkili bir hale geldi ki, baldızım beni sabahın ikisinde arayıp hemen gelmemi ancak önce polisi arayıp erkek kardeşimi öldürdüğünü haber vermem gerektiğini söylediğinde, sessizce Andre’yi nasıl ve neden öldürdüğünü sordum.

“Ama, François! Telefonda açıklayamam. Lütfen polisi ara ve çabucak gel.”

“Belki de önce seninle görüşsem daha iyi olur, Helene?”

“Hayır, önce polisi arasan daha iyi olur; yoksa sana bir sürü tuhaf soru sorarlar. Şu haliyle zaten benim tek başıma yaptığıma inanmakta zorlanacaklar… Bu arada, Sanırım onlara Andren’in… Andre’nin bedeninin fabrikada olduğunu söylesen iyi olur. Önce oraya uğramak isteyebilirler.”

“Andre’nin fabrikada olduğunu mu söyledin?”

“Evet, buhar çekicinin [çekiç] altında”

“Neyin altında?”

“Buhar çekici! Bu kadar çok soru sorma. Lütfen hızlıca gel François! Lütfen, korku içinde olduğumu… sinirlerimin daha fazla dayanmayacağını anlamaya çalış”

Siz hiç uykulu bir polis memuruna baldızınızın telefon açıp erkek kardeşinizi buhar çekici ile öldürdüğünü söylediğini açıklamaya çalıştınız mı? Tekrar anlattım ancak izin vermedi.

Oui, monsieur, oui [Fr. Evet, beyefendi, evet], dinliyorum… Ancak siz kimsiniz? Adınız ne? Nerede oturuyorsunuz? Nerede oturuyorsunuz dedim!”

Bundan sonra Commissaire [Fr. Komiser] Charas telefona geldi ve işi devraldı. Onu bekler miydim? Evet, beni alıp erkek kardeşimin evine götürecekti. Ne zaman? Beş on dakika içinde.

Tam pantolonumu çekip, bir süveterin içine kıvrılmayı becerip bir şapka ve palto kapmıştım ki farları parlayan bir Citroen kapıma yanaştı.

Commissaire Charas, yanına oturup kapıyı çarptığımda “Fabrikanızda bir gece bekçisi vardır sanıyorum Monsiuer Delambre. Sizi aradı mı?” diye sordu, debriyaja basarak.

Hayır, aramadı. Ancak kardeşim fabrikaya, gece geç saatlere kadar, hatta bazen bütün gece çalıştığı laboratuvarından geçmiş olabilir.

“Profesör Delambre’nin çalışmalarının, sizin işinizle herhangi bir bağlantısı var mı?”

“Hayır, kardeşim Ministere de l’Air [Fr. Havacılık Bakanlığı] için araştırmalar yapıyor, yani yapıyordu. Paris’den uzak, ancak deneylerinde kullandığı büyük ve küçük aletleri yapıp tamir edebilecek yetenekli işçilerin olduğu bir yerde olmak istediği için, ona fabrikanın arkasındaki eski atölyelerden birini önerdim. O da fabrikanın arkasında, dedem tarafından inşa edilen ilk eve yerleşti.”

“Evet, anlıyorum. Çalışmalarından hiç bahsetti mi? Ne tür araştırmalar olduğundan?”

“Çok nadiren bahsederdi; sanırım Havacılık Bakanlığı size açıklayabilir. Yalnızca birkaç aydır hazırlanmakta olduğu bazı deneyleri gerçekleştirmek üzere olduğunu biliyorum; bana anlattığına göre maddenin parçalanması ile ilgili…”

Commissaire, hiç gaz kesmeden, arabayı yoldan çıkardı; fabrikanın kapısına doğru kayırdı ve görünüşte onu beklemekte olan bir polis memuru tarafından sertçe durduruldu.

Polis memurunun teyit etmesine ihtiyacım yoktu. Kardeşimin öldüğünü biliyordum; sanki yıllar önce öğrenmiş gibiydim. Yaprak gibi titreyerek Commissaire‘in arkasından sendeledim.

Bir kapıdan başka bir polis memuru çıktı ve bizi bütün ışıkların kapalı olduğu bir atölyeye götürdü. Çekicin başında, fotoğraf makinası kuran iki kişiyi seyreden başka polisler vardı. Aşağı doğru çevrilmişti; görebilmek için biraz çabaladım.

Beklediğim kadar korkunç değildi. Kardeşimi hiç sarhoş görmemiştim ama sanki akşamki bir alemden sonra beyaz sıcak levhaların çekice doğru kıvrıldığı ince çizgi boyunca yüzükoyun yatmış uyuyor gibi görünüyordu. Tek bakışta kafasının ve kolunun yamyassı bir yığına dönüşmüş olması gerektiğini düşündüm; ancak bu oldukça imkânsız görünüyordu, sanki bir şekilde kafasını ve kolunu çekicin metalik kütlesinin içine sokabilmiş gibiydi.

Meslektaşları ile konuştuktan sonra Commissaire bana döndü:

“Çekici nasıl yükseltebiliriz, Monsieur Delambre?”

“Ben yükselteyim.”

“Çalışanlarınızdan birini getirmemizi ister misiniz?”

“Hayır, sorun değil. Bakın, panel burada. Bu önceden bir buhar çekiciydi, ancak buradaki her şey artık elektrikle çalışıyor. Bakın, Commissaire, çekiç elli ton ve sıfır seviyesine ayarlanmış.”

“Sıfır mı?”

“Evet, zeminden yüksekliği gibi düşünebilirsiniz. Ayrıca, tek vuruşa ayarlı, yani her darbeden sonra tekrar yükseltilmesi gerekiyor. Helen’in, baldızımın, ne diyeceğini bilmiyorum ama onun çekici ayarlamayı ve kullanmayı bilmediğinden eminim.”

“Belki de dün akşam mesai bittiğinde bu ayarda kalmıştır?”

“Kesinlikle olamaz. Düşüş hiçbir zaman sıfıra ayarlanmaz, Monsieur le Commissaire.”

“Anlıyorum. Yavaşça yükseltilebilir mi?”

“Hayır. Yükselme hızı ayarlanamıyor. Ama çekiç tek vuruşa ayarlandığında zaten pek hızlı değil.”

“Tamam. Ne yapılması gerektiğini bana gösterebilir misiniz? Görmesi pek hoş olmayacak.”

“Hayır, hayır, Monsieur le Commissaire. Sorun değil.”

Commissaire diğerlerine “Herşey hazır mı?” diye sordu. “Tamam o zaman, Monsieur Delambre. Ne zaman hazır hissederseniz…”

Kardeşimin sırtına bakarak, yükseltme düğmesine yavaş ama sertçe bastırdım.

Fabrikanın alışılmadık sessizliği, sıkıştırılmış havanın silindirlere hücum ederken çıkardığı, bana her zaman bir devin diğerine ciddi bir tokat atmadan önce derin bir nefes alışını hatırlatan bir iç çekişiyle bozuldu ve çekicin çelik kütlesi sarsıldı ve hızlıca yükseldi. Aynı zamanda metal tabandan ayrılırken çıkardığı emme sesini duydum ve iğrenç bir kan kütlesi, çekiç tarafından açığa çıkarılan feci görünüşlü yığın üzerine dökülürken, Andre’nin bedeninin ileri doğru çekildiğini gördüğümde paniğe kapılacağımı sandım.

“Tekrar aşağı inme tehlikesi yok değil mi, Monsieur Delambre?”

Emniyet şalterini çevirirken “Hayır, yok” diye geveledim ve arkamı dönüp yüzü yeşile dönmüş bir polis memurunun karşısında şiddetle kustum.

 

Bir sonraki bölüm ►