George Langelaan’ın Sinek adlı öyküsü karşınızda!

 

◄ Bir önceki bölüm Bir sonraki bölüm ►

 

III.

“Amca, sinekler uzun süre mi yaşıyor?”

Yemeğimizi bitirmek üzereydik ve gelenek haline geldiği üzere Henri’nin bardağına, içine bisküvi banması için biraz şarap doldurmaktaydım.

Eğer gözleri ağzına kadar yavaşça dolan bardağa kenetlenmemiş olsa, yüzümdeki ifade onu korkutabilirdi.

Bu, sineklerden bahsettiği ilk seferdi ve ben Commissaire Charas’ın pekâlâ bizimle birlikte olmuş olabileceğini düşünerek ürperdim. Yeğenimin sorusuna başka bir soruyla cevap verirken, gözünün parlayacağını hayal edebiliyordum. Onun şunu sorduğunu neredeyse duyabiliyordum:

“Bilmiyorum Henri. Neden soruyorsun?”

“Çünkü annemin aradığı sineği bir daha gördüm.”

Ancak Henri şarabını bitirdikten sonra, sesli düşündüğüm soruya cevap verdiğini fark ettim.

“Annenin bir sinek aradığını bilmiyordum.”

“Arıyordu. Bayağı büyümüş, ama yine de onu tanıdım.”

“Henri, bu sineği nerede gördün, ve… Nasıl tanıdın?

“Bu sabah, çalışma masanda François amca. Kafası siyah değil, beyaz, ayrıca bacaklarından biri de bir garip.”

Giderek daha fazla Commissaire Charas gibi hissederek ama aynı zamanda da ilgisizmiş gibi görünmeye çalışarak devam ettim:

“Bu sineği ilk kez nerede gördün?”

“Babamın öldüğü gün. Onu yakalamıştım ama annem bıraktırdı; sonra tekrar bulmamı istedi. Fikrini değiştirmiş.” Ve kardeşimin de her zaman yaptığı gibi omuzlarını silkerek ekledi, “Kadınlar, nasıldır bilirsin.”

“O sinek uzun süre önce ölmüştür, sanırım sana öyle geldi, Henri” dedim ve kalkarak kapıya doğru ilerledim.

Fakat odadan çıkar çıkmaz, üst kattaki çalışma odama koştum. Sinek ortalıkta yoktu.

Aklıma gelmiş olabileceğimden çok daha fazla rahatsız oldum. Henri, Caharas’ın, Helene’in boş zamanlarında yaptıklarından bahsederken, bir ipucu elde etmeye, görünenden çok daha yaklaşmış olduğunu kanıtlamış oldu.

İlk defa Charas’ın anlattığından çok daha fazlasını bilip bilmediğine merak ettim. Ayrıca ilk defa Helene için endişelendim. Gerçekten aklını kaçırmış mıydı? Tuhaf, korkunç bir şeyler hissediyordum, ve düşünmeye devam ettikçe, Charas’ın, bir şekilde haklı olduğunu hissettim: Yaptığı, Helene’in yanına kalıyordu.

Bu kadar korkunç bir suçun nedeni ne olabilirdi? Ne olmuştu? Neden olan şey neydi?

Charas’ın Helene’e sorduğu yüzlerce soruyu düşündüm; bazen yatıştırmaya çalışan bir hemşire gibi nazikçe, bazen sertçe ve soğuk, bazen de kızgınlıkla, kükreyerek. Helene pek azına cevap vermişti; her zaman sakince, düşük sesle; asla nasıl bir tonla sorulduklarına dikkat etmiyor gibi görünerek. Sersemlemiş olmasına rağmen, aklı tamamen yerinde gibi görünüyordu.

İnce, iyi yetiştirilmiş ve iyi eğitimli biri olarak, Charas yalnızca zeki bir polis memuru değildi. Son derece dikkatli bir psikologdu ve bir yalanın veya çelişkili bir ifadenin daha söylenmeden önce kokusunu almak gibi hayret verici bir yeteneği vardı. Verdiği cevapların yalnızca küçük bir kısmını doğru kabul ettiğini biliyordum. Ayrıca cevap bile vermemiş olduğu birçok soru vardı: En doğrudan ve önemli olanları… Daha başından itibaren, Helene basit bir yöntem benimsemişti. Düşük, zor duyulan sesiyle “Bu soruya cevap veremem” diyordu. Ve bu kadardı! Aynı sorunun tekrar edilmesi onu rahatsız ediyor gibi görünmüyordu. Bütün o maruz kaldığı sorgu saatleri boyunca, Helene, bir kez bile olsun Commissaire‘e şu veya bu sorunun daha önce zaten sorulmuş olduğunu söylemedi. Sanki o belli soru ilk kez sorulmuş ve kendisi de ilk kez yanıt veriyormuş gibi, basitçe “Bu soruya cevap veremem” diyordu.

Bu klişe, Commissaire‘in ötesine bir bakış dahi atamadığı, Helene’in ne düşünüyor olabileceği ile ilgili bir fikir dahi edinemediği zorlu bir duvar haline geldi. Kardeşimle birlikte geçirdiği, mutlu ve olaysız görünen hayatı hakkındaki tüm soruları istekli bir şekilde yanıtlıyordu; ta ki son zamanlara ait olanlara kadar. Ölümü hakkında ise, diğer taraftan, tüm söylediği onu buhar çekici ile öldürdüğüydü; ama nedenini söylemeyi, neyin bu trajediye neden olduğunu ve nasıl olup da kardeşimin kafasını oraya koyduğunu anlatmayı reddediyordu. Aslına bakılırsa, hiçbir zaman açıkça reddetmedi; sadece görünüşte hiçbir duyguya sahip olmadan, ifadesiz bir hale bürünüp “Bu soruya cevap veremem” demek yoluna gidiyordu.

Helene, söylemiş olduğum gibi, Commissaire‘e buhar çekicinin nasıl ayarlanacağını ve kullanılacağını bildiğini anlatmıştı.

Charas, sadece tek bir gerçeğin Helene’in beyanlarıyla örtüşmediğini gördü; çekicin iki defa kullanılmış olduğu gerçeği… Charas artık bunu deliliğe yormak istemiyordu. Helene’in kale duvarı gibi savunmasındaki bu hata, Commissaire‘e genişletebileceği bir çatlak gibi göründü. Fakat baldızım savunmasını, en sonunda onaylayarak sağlamlaştırdı: “Tamam, size yalan söyledim. Çekici gerçekten iki defa kullandım. Fakat nedenini sormayın, çünkü size söyleyemem.”

“Bu sizin tek… Tek yanlış ifadeniz mi?” diye sordu Commissaire, bu en sonunda avantaj gibi görünmeye başlayan yolu takip etmeye çalışarak.

“Öyle… ve bunu siz de biliyorsunuz, Monsieur le Commissaire.”

Ve Charas, rahatsız olarak, Helene’in kendisini bir kitap gibi okuyabildiğini fark etti.

Commissaire‘i aramayı düşünmüştüm, ancak kaçınılmaz şekilde Henri’yi sorgulayacak olması, tereddüt etmeme neden oldu. Beni tereddüt ettiren başka bir sebep ise, Henri’nin bahsettiği sineği arayıp bulacağına dair belli belirsiz bir korkuydu. Ve bu beni özellikle rahatsız etti çünkü bu korku için tatmin edici bir açıklama bulamadım.

Andre, kesinlikle sağanak yağmurda, şemsiyesi kolunun altında yürüyecek dalgın bir profesör değildi. İnsandı; keskin bir mizah anlayışı vardı; çocukları ve hayvanları severdi ve kimsenin acı çekmesini görmeye dayanamazdı. Onun sıkça yerel itfaiye ekibinin geçit törenini veya Tour de France [Fr. Fransa turu] bisikletçilerinin geçişini izlemek ve hatta bir sirk geçidini tüm kasaba boyunca takip etmek için elindeki işi bıraktığını görmüştüm. Bilardo, tenis, briç ve satranç gibi mantık ve kesinlik gerektiren oyunları severdi.

O zaman ölümünü açıklamak nasıl mümkün olacaktı? Onun, kafasını o çekicin altına sokmasına neden olan şey neydi? Aptalca bir iddia veya bir cesaret gösterisi olamazdı. İddiaya girmekten nefret ederdi ve iddiadan haz alanlara katlanamazdı. Ne zaman bir iddia teklif edilse, etrafta olan herkese, değişmez bir şekilde, hangisinin hangisi olduğunu anlamak için bir yazı tura atılacak dahi olsa, iddianın, bir ahmak ile bir dolandırıcı arasındaki bir anlaşma olduğunu hatırlatırdı.

Andre’nin ölümü için yalnızca iki açıklama mümkün gibi görünüyordu. Ya aklını kaçırmıştı, ya da eşinin kendisini böyle garip ve korkunç bir şekilde öldürmesine izin vermek için bir nedeni vardı. Peki ama, eşinin tüm bunlardaki rolü neydi? Kesinlikle ikisi birden akılını kaçırmış olamazdı ya?

Nihayet yeğenimin masum sorularını Charas’a anlatmamaya karar verdiğimde, Helene’i kendim sorgulayabileceğimi düşündüm.

Benim ziyaretimi bekliyormuş gibiydi, zira neredeyse başhemşireye gelmiş olduğumu haber verip içeri alınır alınmaz bekleme salonuna gelmişti.

Omuzlarında asılı cekete bakarken, “Sana bahçemi göstermek istemiştim” diye açıkladı Helene.

Görece “makul” hastalardan biri olduğu için, günün belli saatlerinde bahçeye çıkmasına izin veriliyordu. O da çiçek ekebileceği bahçeden küçük bir parça alan istemiş ve istediği alan ona verilmişti; ve ben de ona kendi bahçemden bazı tohumlar ve gül ağacı fideleri göndermiştim.

Beni doğrudan, erkeklerin atölyesinin orada bulunan ve ona verilmiş küçük alana yakın bir ağacın hemen altına yerleştirilmiş, rüstik bir banka götürdü.

Andre’nin ölümü konusuna girmek için doğru yolu düşünürken, bir süre şemsiyemin ucuyla yerdeki belirsiz şekilleri takip ederek oturdum.

Helene, bir süre sonra, “François, sana bir şey sormak istiyorum” dedi.

“Elimden geleni yaparım, Helene.”

“Hayır, sadece bir şey sormak istiyorum. Sinekler uzun süre yaşar mı?”

Ona bakakalmışken, tam birkaç saat önce, oğlunun da aynı soruyu sormuş olduğunu söylemek üzereyken, aniden, bunun beklediğim fırsat olduğunu, ve hatta belki de, aklı başında olsun, aklını kaçırmış olsun, onun kale duvarı savunmasını yıkabilecek kadar güçlü bir darbe vurabileceğimi fark ettim.

Onu dikkatlice izleyerek cevap verdim:

“Gerçekten bilmiyorum, Helene; ama aradığın sinek bu sabah benim çalışma odamdaydı.”

Yıkıcı bir vuruş yaptığıma hiç şüphe yoktu. Kafasını o kadar büyük bir kuvvetle çevirdi ki, boynundaki kemiklerin çıtırdamasını duydum. Ağzını açtı, ama bir şey söylemedi; yalnızca gözleri korkudan çığlık atar gibi görünüyordu.

Evet, bir şeyleri yıkıp geçtiğim kesindi, ama neyi? Şüphesiz Commissaire böyle bir avantaj kazandıktan sonra nasıl bir yol izlemesi gerektiğini bilirdi; ben bilmiyordum. Tüm bildiğim, ona düşünecek, kendine gelecek zamanı tanımayacağıydı, fakat benim bütün yapabildiğim, ve bunda bile son derece zorlanıyordum, yalnızca en iyi poker suratımı korumak ve Helene’in savunmasının çökmesini ummaktı.

Uzunca bir süredir nefes almıyor olmalıydı, çünkü aniden derin bir soluk aldı ve iki eliyle ağzını kapattı.

“François… Onu öldürdün mü?” diye fısıldadı. Gözleri artık tek bir noktaya bakmıyor, yüzümün her santimini inceliyordu.

“Hayır.”

“Sende o zaman. Yanında! Onu bana ver!” dedi neredeyse bağırarak ve iki eliyle birden bana dokunarak; eğer yeterince güçlü olduğunu hissetseydi, üzerimi arayacağını biliyordum.

“Hayır Helene, bende değil.”

“Ama şimdi biliyorsun. Tahmin yürüttün değil mi?”

“Hayır, Helene. Yalnızca tek bir şey biliyorum ve o da senin aklını kaçırmış olmadığın. Ancak her şeyi öğrenmek istiyorum, ve bir şekilde öğreneceğim. Seçim yapman gerekiyor, ya bana her şeyi anlatırsın ve ben de ne yapılabileceğini düşünürüm, ya da…”

“Ya da ne? Söyle!”

“Söyleyecektim, Helene… Ya da seni temin ederim ki o sinek, yarın sabah, arkadaşın Commissaire‘nin eline geçer.”

Kucağında duran ellerinin içlerine bakarken oldukça hareketsiz kaldı ve hava soğuyor olmasına rağmen alnı ve elleri nemlenmişti.

Yüzünün önüne düşen saçlarını dahi hareketlendirmeyecek kadar yavaşça mırıldandı:

“Eğer sana anlatırsam… İlk iş olarak o sineği yok edeceğine söz verir misin?”

“Hayır Helene. Ne olduğunu öğrenmeden öyle bir söz veremem.”

“Ama, François, anlamaya çalış. Andre’ye o sineği yok edeceğime söz verdim. Bu sözümü tutmam gerek ve o zamana kadar hiçbir şey anlatamam.”

Bir çıkmaza doğru ilerliyor olduğumuzu hissedebiliyordum. Henüz zemini değil, ancak inisiyatifi kaybediyordum. Kör bir atış denedim:

“Helene, sen de farkındasın ki, polis o sineği inceler incelemez senin aklını kaçırmadığını anlayacak ve sonra…”

“François, hayır! Henri’nin hatırına. Anlamıyor musun? Ben o sineği bekliyordum; beni burada bulacağını umuyordum ama kendimin ne hale geldiğini fark edemedim. Kendisini sevenler kişilerden başka nereye gidebilirdi ki, Henri’ye, sana… Sen ne yapılması gerektiğini biliyor olabilirdin.”

Gerçekten deli miydi, yoksa yine deli taklidi mi yapıyordu? Ancak deli olsun olmasın, köşeye sıkışmıştı. Nasıl devam etmem gerektiğini ve öldürücü darbeyi, onu tekrar elimden kaçırmadan nasıl vurabileceğimi düşünürken, sessizce dedim ki:

“Anlat bana. Ancak o zaman oğlunu koruyabilirim.”

“Oğlumu neye karşı koruyacaksın? Burada olmamın tek sebebinin Henri’nin, babasını öldürdüğü için giyotine giden kadının oğlu olmasın diye olduğunu anlamıyor musun? Benim bu tımarhanede yaşarken ölmek yerine giyotini seve seve tercih edeceğimi anlamıyor musun?”

“Anlıyorum Helene, ve bana anlatsan da anlatmasan da oğlun için elimden gelenin en iyisini yapacağım. Bana anlatmayı reddetsen de yine de elimden geleni yapacağım ama şunu bilmen gerekir ki, sinek Commissaire Charas’ın elinde olacağı için olay beni aşacak.”

Sormaktan çok “Ama niçin bilmen gerekiyor?” dedi baldızım, sinirlerini kontrol etmeye çalışarak.

“Çünkü kardeşimin nasıl öldüğünü bilmem gerekiyor ve öğreneceğim de, Helene.”

“Tamam. Beni… Eve götür. Sana, Commissaire‘nin ‘itiraf’ diyeceği şeyi vereceğim.”

“Yazılı olduğunu mu söylüyorsun!”

“Evet. Senin için değil, arkadaşın Commissaire içindi. Er ya da geç gerçeği öğrenmeye yaklaşacağını tahmin etmiştim.”

“O zaman, onun okumasına bir itirazın yok yani?”

“Nasıl uygun görüyorsan öyle yapabilirsin, François. Bir dakika bekle.”

Helene, beni bekleme odasının kapısında bırakarak, üst kattaki odasına koştu. Bir dakikadan kısa bir süre içinde, elinde kahverengi bir zarfla döndü.

“Bak, François; sen zavallı kardeşin kadar zeki değilsin, ama aptal da değilsin. Tüm istediğim bunu yalnız okuman. Sonra istediğini yapabilirsin.”

O değerli zarfı alırken “Bu konuda söz verebilirim Helene” dedim. “Bunu akşam okuyacağım ve yarın ziyaret günü olmamasına rağmen gelip seni göreceğim.”

“Nasıl istersen”, dedi baldızım ve veda bile etmeden yukarı çıktı.

 

◄ Bir önceki bölüm Bir sonraki bölüm ►