Büyük Filtre Hipotezi Nedir?

 

Büyük Filtre
Filtreden Geçmek Üzere Olabilir miyiz?

 

Yazan: Robin Hanson
Orijinal Adı: The Great Filter – Are We Almost Past It?
http://mason.gmu.edu/~rhanson/greatfilter.html, 1998

 

{Küme parantezleri çevirene aittir}

 

İnsanlık, parlak bir geleceğe sahip, yani, kesin olmasa da evrene yayılmak ve yaşamı evrene kalıcı bir şekilde yayabilmek için bir şansımız var gibi görünüyor. Ancak çevremizdeki uzayın görünürde cansız olması, bize, herhangi cansız maddenin bu türden bir geleceğe uzanabilmesi ihtimalinin astronomik ölçüde düşük olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla ölüm ile yayılan kalıcı yaşam arasında bir büyük filtre bulunuyor olmalıdır ve insanlık şu meşum soru ile karşı karşıya kalır: Bu filtrenin neresindeyiz?

Biyologların, astronomların, fizikçilerin ve sosyal bilimcilerin standart tasvirlerinin birleştirilmesi, bizi, gözlemlediğimizden çok daha küçük bir filtrenin var olduğunu düşüncesine ulaştırmaktadır. Bu nedenle, bu tasvirlerden biri yanlış olmalıdır. Hangisinin yanlış olduğunu belirlemek ve bilinçli seçimler yapabilmek için bu alanlarının tamamını incelememiz ve gözden geçirmemiz gerekmektedir. Örneğin, sinyaller, fosiller veya astronomi vasıtasıyla uzaylılara ait kanıtlar aramamız gerekir. Ancak genel kanının aksine, uzaylıların varlığına ait kanıtlar bulmak, büyük ihtimalle, bizim için (değerli bir bilgi olsa da) kötü bir haber niteliğinde olacaktır. Yaşamın bulunduğumuz noktaya kadarki evrimi ne kadar kolay olduysa, gelecekte var olma şansımız muhtemelen o denli düşüktür.

 

Giriş

Fermi, Dyson, Hart, Tipler ve diğerleri [Finney ve Jones 85, Dyson 66, Hart 75, Tipler 80], SETI (dünya dışı zekâ araması) bağlamında, (Fermi paradoksu olarak da bilinen) “Büyük Sessizlik” [Brin 83] ile uzaylıların Yeryüzünü’nü henüz kolonileştirmemiş oldukları gerçeği arasındaki ilişkinin altını çizmişlerdir. Diğer taraftan, henüz yeterince vurgulanmamış veya incelenmemiş olan başka bir şey ise, bu gerçeğin şu an yapmakta olduğumuz önemli tercihlerimiz ile ilişkisidir.

Büyük Sessizlik’in, bizi, biyoloji, astronomi, fizik veya sosyal bilimler alanlarının bir veya daha fazlasına ait standart görüşlerimizi düzeltmeye zorlaması gerekmektedir. Ve bu düzeltmelerin bir kısmı güçlü bir şekilde insanlığın olası felaketler konusunda çok daha dikkatli olması gerektiğine işaret eder. Bu makalede söz konusu başlıkları açıklığa kavuşturmak için öncelikle bu alanların bizleri bir “Büyük Sessizlik”in var olmaması gerektiği düşüncesine nasıl götürdükleri geçirilecek, sonrasında ise dikkate almak isteyebileceğimiz bazı değişiklikler ele alınacaktır.

 

Yaşam Kolonileştirecektir

Yeryüzü’ndeki yaşamın, şimdiye dek, teknolojilerini elinden gelen tüm ekolojik nişleri dolduracak şekilde adapte ettiği görülmektedir. Daha önceki istikrarlı nüfuslar ve türler yeni açılan sınırlara doğru sürekli olarak genişlemiştir. Bilinen yaşamın tamamı, yeni teknolojilerin keşfini teşvik etmek için aşikâr olmayan mutasyonlar ve eşeysel karışma ile birlikte, kolonileştirmeyi teşvik eden bir “dağılma evresi”ne sahip görünmektedir [Tipler 80].

İnsanlar da, benzer şekilde, teknolojik olarak ilerlemeye ve mümkün hale geldikçe yeni coğrafi ve ekonomik nişleri doldurmaya devam etmektedir. Örneğin, Çin İmparatorluğu bir süreliğine kendisini keşiflere kapatmış olmasına rağmen, Avrupa’dakiler gibi diğer rakip halklar bu boşluğu doldurmuşlardır.

Bu görüngü, evrimsel bakış açısından kolayca anlaşılabilir. Yaşamın tümü ilgisiz olsa dahi, bir türün yalnızca birkaç bireyinin bir ekolojik nişi doldurulmaya çalışması yeterlidir. Ve bu türden denemeleri teşvik eden mutasyonlar cömertçe ödüllendirilir. Benzer şekilde, hayatta kalan nesillerimizin içsel olarak rekabetçi nüfuslarının teknolojik olarak ilerlemeye devam etmelerini ve teknolojik ve ekonomik olarak uygun hale geldikçe yeni nişleri doldurmalarını bekleriz.

Kolonileştirme, uzun zaman dilimlerinde Yeryüzü’ndeki yaşamın sürekli deneyimlerinden biri olmuştur ve insan sosyal sistemleri konusundaki anlayışımız bunun devam edeceğini göstermektedir. İnsanlar, karmaşık, birlikte evrimleşen kültürel, memetik ve genetik bir sistemler bütünü içerisinde evrimleşiyor olmakla birlikte, bu sistemlerin tümü, uzun vadede üreme anlamında kullanışlı olan kaynaklardan faydalanma eğilimi sergilemektedir.

Bu nedenle, bu tür bir uzay yolcuğu mümkün olduğunda, nesillerimizin bir bölümünün önce gezegenleri, sonra yıldızları ve sonra da diğer galaksileri kolonileştireceğini beklememiz gerekir. Ve bu tür bir yayılmanın, nesillerimizin çoğu içine dönük, kolonicilerle rekabet etmekten çekinen veya evrenin doğal halini korumak ister bir halde olmaları durumunda dahi gerçekleşmesini beklemeliyiz [Benford 81]. Bir toplum, en azından birçok üyesinin alternatif görüşlere sahip olmasına ve bu görüşler uyarınca eyleme geçmelerine izin verecek ölçüde içsel olarak rekabetçi olduğu sürece bunu beklememiz gerekir. Ne de olsa içine dönük sanal gerçeklik bağımlıları dahi büyük ihtimalle daha iyi bilgisayarlar inşa etmek ve koşturmak için daha fazla ve daha fazla kütle ve enerjiye (aslında negentropiye) sahip olma isteğinde olacaklar, ve ayrıca yerel felaketlerin şiddetini azaltmak için dağılma eğilimde olacaklardır [Zuckerman 85]. Bir milyon yıl kozmolojik anlamda kısa bir süredir ancak tarihsel nüfus büyüme hızları için (> %0,001/yıl) gözlemlenebilir evren içerisinde mümkün olan temel fiziksel bilgisayım miktarına ait üst sınıra ulaşmak için gereken süreden yine de fazladır. Bu, erişilebilir kaynakları standart yaklaşımlara nazaran ikinci dereceden artıran, negentropi için karadeliklerin, bilgisayım için de kuantum bilgisayarlarının kullanımı durumları için dahi geçerlidir. Bu nedenlerle, iletişim kurabileceğimiz veya “ışınlanabileceğimiz” uygarlıklar bulsak dahi, kullanılmayan kaynakların kozmolojik zaman ölçeklerinde kolonileştirileceğini düşünmemiz için geçerli nedenlerimiz bulunmaktadır [Scheffer 94].

Evrim kuramı, çok yavaş seyahat eden, fazla oyalanan veya çoğalmamayı tercih eden uygarlıklara nazaran, diğer uygarlıkların sayıca üstün hale gelecek olmaları nedeniyle, koloniciler arasındaki rekabet baskısının mümkün olan maksimum ekonomik büyüme hızını teşvik edeceğini de ileri sürmektedir [Hasson ve Stuart 90]. Dolayısıyla giderek daha hızlı ve yüksek riskli kolonileştirme sondaları, geniş ve bakir toprakları en önce kolonileştirme şansını elde edebilmek için giderek daha uzun yolculuklara gönderilebilir.

Bu tür uzay kolonileştirmeleri, teknik olarak sahip olduğumuz mevcut yeteneklerin çok ötesinde olmasına rağmen, bunları sağlayacak teknolojileri şu an dahi tasavvur edebiliyor olmamız, mümkün olduklarına işaret etmektedir. Yavaş, kendi kendine yeten yıldızlararası gemiler neredeyse şu an dahi, bunları inşa edebilecek kadar zengin olsak, mümkündür. Ayrıca, bir-kilogramdan-küçük-boyutlu [Forward 85,87], kendi kendine çoğalan [Tipler 80], nanoteknoloji tabanlı [Drexler 92b] uzay yolculuğu yapan makina zekâları (yapay veya yüklenmiş [Hanson 94]), birkaç yüzyıl içerisinde mümkün hale gelecek gibi durmaktadır.

Yeterli kaynak olduğu takdirde, uzaygemisi hızları için (ışık hızı hariç) aşikâr bir limit bulunmamaktadır. Ayrıca ellerinde maddenin atomik yapısı üzerinde tam bir kontrol bulunan kolonicilerin, asıl olarak, koloni konumundan çıkarabilecekleri atomlar ve negentropi [Dyson 66, 79] ve konumun elverişliliği ile ilgilenmeleri gerekir.

 

Veri Noktası

Bu nedenle, (en fazla) bir sonraki bir milyon yıl içerisinde, nesillerimizin önce galaksimizi, daha sonra ise evreni kolonileştirmek üzere ışık hızına yakın hızlarda dışarı doğru yayıldıkları ve herhangi daha az gelişmiş yaşamı kolayca etkisiz hale getirdikleri bir “patlama” noktasına varacaklarına dair öngörülebilir (binde birden fazla) bir ihtimal vardır. IDH (ışıktan daha hızlı) {İng. faster than light travel – FTL} yolculuk, daha da hızlı bir genişleme anlamına gelir.

Bu türden bir patlamanın kullanılabilir kütle ve negentropi kaynakları içeren nişlerin çoğunu doldurması beklenir. Ve hatta, eğer en değerli kaynaklar yıldızlar arasında veya galaktik merkezlerde ise, nesillerimizin bir kısmının, bizimki ve yakınlarımızdaki gibi “durgun sularda” bulunan güneş sistemlerininkiler de dahil olmak üzere, ekonomik olarak ulaşabilecekleri madde ve enerji kaynaklarının tamamını kullanmaya çalışacaklarını düşünebiliriz.

Bir patlama, örneğin bir süpernovanın neden olabileceği türden bir tek felaket tarafından yok edilebilecek ölçeğin ötesine geçtiğinde, “kalıcı” bir gelişkin yaşam patlaması haline gelmesini yalnızca benzer-ölçüde-gelişkin bir yaşam patlaması ile karşılaşması önleyebilir. Uzun süredir yerleşik bir koloninin başına bu noktadan sonra bir felaket gelirse, kısa süre sonra buraya gelecek başkaları aynı şeyi bir kez daha deneyecektir.

Benzerliğin yaygınlaşmasını sağlayacak IDH yolculuk bulunmadığı takdirde, patlamanın farklı parçaları arasında, özellikle de farklı patlamalar arasında büyük bir çeşitlilik olması şaşırtıcı olmayacaktır [Hoerner 78]. Örneğin, farklı kültürler, diller ve beden biçimi detayları olacağı düşünülebilir. Bununa birlikte, bir uygarlığı veya varlığı rekabetçi üreme konusunda ciddi bir dezavantaja sokacak seçimlerle ilgili çok daha düşük bir çeşitlilik beklenmelidir.

Örneğin diğer yaşam çeşitlerini aramak ve yok etmek için gönderilecek yırtıcı sondaların varlığı düşünülebilecek olmasına rağmen [Brin 83], kolonileştirme ucuz olduğu takdirde, bu sondaların neden ziyaret ettikleri sistemleri aynı zamanda saldırgan bir şekilde kolonileştirmeyeceklerini anlamak daha güçtür. Saldırgan bir kolonileştirme tarzı, kullanılabilecek birçok sonda daha sağlayacak ve kaynakların rakipler tarafından kullanılmasını önleyecektir. Bu tarz kolonileştirme çalışmaları, kökenlerini misilleme yapma ihtimali olanlardan gizleyebildikleri sürece, kaybedecek başka neleri olabilir?

Benzer şekilde, bazı grupların, bazı konumları bilgi-üreten “doğal koruma alanları” olarak “nadasa” bırakabilecekleri akla yatkın olmasına rağmen [Fogg 87], konumların çoğunun bu şekilde korunmuş olmasını düşünmek oldukça güçtür. Bu tür bilgilere ait getirinin zamanla azalması gerekir, dahası kaynaklarını daha fazlasını kullanan gruplar rekabette avantaj sahibi olacaktır. Ayrıca evrenin enginliği göz önünde bulundurulduğunda, bu şekilde korunmuş bir konumu kolonileştirmek isteyecek “kaçak avcıların” içeri sızmalarını önleme konusunda da ciddi miktarda kaynağa ihtiyaç duyulacaktır.

Son olarak, gelişkin bir yaşamın kolonileştirdiği yerlerin düzenlerini önemli ölçüde bozacağını düşünebiliriz. Doğal sistemlerin kolonicileri desteklemek üzere ideal bir şekilde yapılanmamış olduğu durumlarda, değişiklikler yapılmasını bekleriz. Ve ideal yapılar her zaman doğal yapıların birer taklidi şeklide görünmüyor veya etkin olarak görünmez değillerse, gelişkin yaşam tarafından gözle görülebilecek değişiklikler yapılması beklenebilir.

Örneğin, bırakılacak düşük bir miktar nükleer atık dahi, tayfta görünür bir değişikliğe neden olacaktır [Whitmire ve Wright 80]. Ayrıca bir uygarlık bir yıldızın çıktısını büyük oranda toplamak bu yıldızın çevresindeki göktaşlarını yörüngeye oturtulacak güneş enerjisi toplayıcılarına dönüştürerek yıldızın tayfsal, zamansal ve uzamsal görünümlerinin değişmesine neden olabilir. Daha da gelişkin koloniciler, gelişlerinden sonraki bir milyon yıl içerisinde yıldızların kendilerini bile pekâlâ parçalarına ayırabilir veya çevrelerini Dyson küreleri ile çevirebilir. Galaksiler dahi toplu bir şekilde yeniden yapılandırılabilir [Dyson 66].

Diğer taraftan, ne bizim gezegenimiz ve güneş sistemimiz, ne de gördüğümüz herhangi başka bir cisim, yıldızlardan gelen gelişkin rekabetçi yaşam tarafından ciddi ölçüde kolonileştirilmiş gibi görünmemektedir. Aksine, gezegenimizi ve güneş sistemimizi, yakın yıldızları, galaksimizi ve hatta diğer galaksileri, gelişkin yaşama ait karmaşık, bilinçli süreçler yerine, basit “cansız” süreçler vasıtasıyla açıklama konusunda büyük başarılar elde ettik. Kendi galaksimizin yakın galaksilere ne kadar benzediği göz önünde bulundurulduğunda, tüm galaksimizin nasıl olup da, ciddi ölçüde yeniden yapılandırılmış galaksiler arasında bir “doğal koruma alanı” olabileceğini düşünmek güçtür.

Bu başlıklar, güçlü bir şekilde evrenimizin geçmişinde hiçbir uygarlığın bu tür bir “patlama” noktasına ulaşarak, etraflı bir ışık hızı kolonileştirmesinin kaynağı haline gelmediğini ortaya koymaktadır. (Yani, bizim bir milyon yıla kadarki geçmiş ışık konimiz içerisinde. Aşağıdaki Teknik Ekler bölümüne bakınız). Bu önemli veri noktasının takip eden pek çok önemli çıkarım bulunmaktadır [Hart 75, Tipler 80].

 

Büyük Filtre

Gözlemlenebilir evrenin büyük kısmının görünebilir şekilde kolonileştirilmesine götürecek bir patlamayı sağlayacak evrimsel yola ait en iyi tahminimizi ele alalım:

  1. Doğru yıldız sistemi (organikler dahil)
  2. Üremeyi sağlayan bir şey (örneğin, RNA)
  3. Basit (prokaryotik) tek hücreli yaşam
  4. Karmaşık (arhaeatic ve ökaryotik) tek hücreli yaşam
  5. Eşeyli üreme
  6. Çok hücreli yaşam
  7. Büyük beyinli alet kullanan hayvanlar
  8. Şu an bulunduğumuz yer
  9. Kolonileştirme patlaması

(Bu basamaklar listesinin eksiksiz olması amaçlanmamıştır.) Büyük Sessizlik, bu basamaklardan bir veya daha fazlasının son derece olasılık dışı olduğunu anlamına gelmektedir; basit cansız madde ile patlayan yaşam arasındaki yolda bir “Büyük Filtre” mevcuttur. Bu yola giren maddenin büyük çoğunluğu başarılı olmaz. Aslına bakılırsa, geçmiş evrenimizdeki milyar trilyon yıldız arasında hiçbir şey bu yolun tamamını kat etmeyi başaramamıştır. (Geçmiş ışık konimizin dışında bu türden patlamaların var olmuş olması elbette mümkündür [Wesson 90].)

Evrenimizin görünürde temel olarak tamamen cansız olması, kalıcı, patlayabilecek gelişkin yaşamın ortaya çıkmasının çok çok zor olduğuna işaret eder. Ayrıca, eğer, yayılmacı kalıcı yaşama giden radikal derecede farklı başka yollar mevcut ise [Shapiro & Feinberg 82], bu, yolumuz üzerindeki filtrenin daha da büyük olması gerektiği anlamına geldiği için, sorunu yalnızca daha da kötüleştirir.

 

Anlatılardan Biri Hatalı

Biyologlar ve başkaları uzun zamandır yukarıda listelenen evrimsel basamakların her biri için, basamakların herhangi birinin özellikle olasılık dışı olmaması gerektiği hakkında akla yatkın açıklamalar bulmak için uğraşıyorlar. RNA’nın çoğalma için nasıl evrimleştiği, basit (prokaryotik) hücrelerin nasıl bunun etrafında geliştiği, hücrelerin nasıl daha karmaşık hale geldiği (ökaryotlar), hücrelerin organizmalara nasıl dönüştüğü, basit kontrol mekanizmalarından beyin ve ellerin nasıl evrimleştiği, ve bizi bugün bulunduğumuz noktaya getiren, beyin ve ellerin alet kullanımına ve senaryo üretimine nasıl neden olduğuna dair makul modeller sunulmuştur.

Bu akla yatkın açıklamaların hepsi bir arada, sayısız grupları, herhangi bir gezegenin eninde sonun bizim gibi zeki yaşamlar üreteceği hakkında, meşhur “Drake Denklemi”ndeki tüm filtre terimleri için düşük değer tahminlerinde bulunmalarına neden olarak görece yüksek olasılıklı tahminler oluşturmalarına neden olmuştur [Brin 83].

Benzer şekilde, teknoloji “iyimserleri”, standart ekonomik eğilimleri ve evrimsel süreçlere ait standart anlayışımızı, nesillerimizin güneş sistemini ve sonrasında giderek daha hızlı ve güvenilir hale gelecek uzay yolcuğu teknolojileri ile diğer yıldızları ve galaksileri kolonileştirebilmek için kabul edilebilir bir şansları olduğu şeklindeki, yukarıda bahsettiğim, anlatının akla yatkınlığını savunmak için kullanmışlardır. Eğer bu doğruysa, nesillerimizin, kozmolojik açıdan kısa bir sürede (diyelim ki bir milyon yıl içerisinde) böyle bir patlama noktasına ulaşma ihtimalleri mevcuttur.

Elbette, birçok kişi bu senaryonun özellikle “iyimser” olduğu kanısında değil – nesillerimizin, “evrene rahatsızlık verme” ihtimali daha az olan daha istikrarlı bir yol seçmesi gerektiğini düşünüyorlar. Ancak ben bu senaryoyu tarif etmek için “iyimser” kelimesini kullanmaya devam edeceğim, çünkü, insanlığın, nesillerimizden herhangi birinin, örneğin, uzayı kolonileştirmek üzere ayrılabilmesi için milyonda bir bile olsa bir şansı olmasına yetecek kadar uzun süre veya serbestçe yaşayamayabileceği imasının, istikrar taraftarları için dahi düşündürücü olması gerekir.

Bu anlatıların tamamı, en azından asgari ölçüde akla yatkın olduğu için, esas veri noktamız, bu akla yatkın görünen anlatılardan en az birinin yanlış olduğuna işaret eder – bu basamaklardan bir veya daha fazlası, aksi takdirde görünüyor olduğundan çok daha olasılık dışı olmalıdır. Eğer bu, örneğin tek hücreli yaşamın gelişimi gibi geçmiş basamaklarımızdan biri ise, çevremizdeki milyarlarca ışık yılı içerisinde bağımsız olarak evrimleşmiş bir yaşam görmeyi beklemememiz gerekir. Ancak eğer söz konusu basamak, şu an ile patlama tercihinin yapılacağı an arasında ise, geleceğimiz konusunda kaygılanmamız gerekir. Bu durumda, en azından, potansiyelimiz göründüğünden çok daha düşük olacaktır. Geleceğimiz hakkındaki (burada tanımlandığı şekliyle) iyimserlik, önceki evrimsel basamakların kolaylığı konusundaki iyimserlik ile doğrudan karşı karşıya gelmektedir. Bu başarıların kolay olduğu ölçüde, gelecekte bir patlama yaşamayacağımız neredeyse kesindir.

Bu endişenin nedeninin, Gott [Gott 93] ve Leslie’nin [Leslie 96] gelecekte yaşayacak insan sayısının, geri kalan her şey aynı kalmak kaydıyla, geçmişte yaşamış insan sayısından çok daha fazla olmasını beklemememiz gerektiği şeklindeki basit istatistiksel argümanlarından farklı bir temele sahip olduğunu vurgulamak gerekir. Bu argümanların göz ardı edilmemesi gerekiyor olmasına rağmen, güçlerinin başka ilgili bilgiler kullanılarak yapılan yardımcı varsayımlardan kaynaklandığını belirtmekte fayda var. Buna karşılık, Büyük Filtre’nin çok büyük olduğu sonucu, diğer varsayımlardan göreli olarak daha etkilenmektedir.

 

Hangi Tarafın Hatalı Olduğu Önemli

Geleceğimizle hakkında akılcı bir iyimserlik, şu hâlde, ancak önceki evrim basamakları arasında, göründüklerinden makul ölçüde daha düşük olasılıklı olanlarını tespit edebildiğimiz ölçüde mümkündür. Ayrıca, bu tür bulguların olmadığı durumda, Büyük Filtre’nin önemli bir bölümünü henüz geçmemiş olabileceğimiz ihtimalini de göz önünde bulundurmamız gerekir. Bu doğruysa, umudumuz zayıftır, ancak en azından bu gerçeğin farkında olmak şansımızı iyileştirmemize yardımcı olabilir.

Örneğin, eğer umudumuzun zayıf olduğu muhtemelse, nükleer savaş veya ekolojik çöküş gibi, gelecekte evren boyunca bir patlama yaşama konusunda başarısızlığa neden olabilecek akla yatkın senaryoları araştırmalı ve özellikle ciddiye almamız gerekir. Bu türden senaryolara ait göz önünde bulundurulması gereken uzun bir liste [Leslie 96]’da bulunabilir. Asıl veri noktamız olan Büyük Sessizlik, bize, en azından bu senaryolardan hangilerinin göründüklerinden çok daha olası olduklarını gösterecektir.

Böyle bir uyarıya sahip olduğumuzda, örneğin, ekosistemlerimizi korumak için, belki ekonomik büyüme oranımız içerisinde hatırı sayılır bir gider kalemi haline geleceği ölçüde dahi daha özenli davranabiliriz. Dünyayı yok edebilecek fizik deneyler ihtimali konusunda özellikle dikkatli olmamız gerekebilir. Ayrıca insanlığın bir kısmının büyük bir felaketten kurtulmasını sağlayabilecek, Biosphere 2 gibi projelere öncelik verebiliriz.

Bu tür fedakarlıklara gerek olup olmadığının anlaşılması için, insanlığın, Büyük Filtre’ye ait tüm akla yatkın açıklamalar da göz önünde bulundurularak, tüm bu alanları incelemesi yerinde olacaktır. Bu makalenin kalan kısmında, bu türden bir incelemeyi teşvik etmek amacıyla hangi tarafın hatalı olabileceği ile ilgili çeşitli olasılıklar ve konuyu aydınlatabilecek çeşitli kanıt türleri göz önüne bulundurularak, konuyla ilgili güncel anlayışımız gözden geçirilmeye çalışılacaktır.

 

Biyolojiyi Gözden Geçirmek

İlk olarak, göründüklerinden daha olasılık dışı olabilecek önceki evrimsel basamaklara dikkat ederek, biyoloji konusundaki beklentilerimizi gözden geçirip değerlendirelim.

Çeşitli önceki evrimsel basamakları, en azından uzun zaman dilimlerinde, görece muhtemel göstermek için birçok kuramsal anlatı ileri sürülmüştür. Ancak söz konusu meselenin karmaşıklığı göz önünde bulundurulduğunda, bu anlatıların eksiksiz olmamaları anlaşılabilir bir durumdur. Bu türden anlatılar, en basit şekliyle bazı önemli etmen ve detayların atlanmış olması nedeniyle hatalı olabilir. Genel bir kural olarak akla yatkın basit modeller karmaşık görüngülerin özünü yakalama konusunda çoğunlukla başarısızdır.

Ayrıca, birçok biyoloğun, cansız madde ile bizim gibi zeki, alet kullanan yaşam arasında, küçük değil, büyük bir filtre olacağı kanısında olduğunu da belirtmek gerekir. Bu kişiler, Drake denklemindeki çarpanların değerleri konusunda tahminlerde bulunan pek çok astronomun yeterli biyoloji bilgisine sahip olmadığından yakınmakta ve özellikle insanlarda gözlemlediğimiz şekliyle bir alet kullanımının yalnızca bir defa evrimleştiğini ve pekâlâ olasılık dışı bir evrimsel kaza olabileceğini vurgulamaktadır [Simpson 64, Mayr 85, 95].

Yine de, Büyük Filtre’nin önemli bölümünün geçmişteki evrimsel basamaklarımızda yer alıyor olabileceği fikrinin kendisinin, bu hipotezin değerlendirilmesinde bizlere yardımcı olabilecek önemli etkileri bulunmaktadır [Carter 83, Hanson 96].

Öncelikle iki farklı tür evrimsel basamak arasında bir ayrım yapalım. Bir “ayrık” evrimsel basamağı, belli bir kısa zaman dilimi içerisinde başarılı olması gereken bir basamak şeklinde tanımlayalım; bu durumda başarısız olmak demek sonsuza dek başarısız olmuş olmak anlamına gelir. Örneğin, eğer belli bir tür güneş sistemi gerekiyorsa, bu anlamdaki başarı yalnızca güneş sistemi oluştuğunda kazanılabilir. Buna karşılık, bir “deneme-yanılma” basamağını, bugünkü başarısızlığın, yarın elde edebilecek başarı şansını pek etkilemediği, büyük ölçüde monoton bir seçilimler alanında yapılan bir arama şeklinde tanımlayalım. Büyük Filtre’den yapılacak çıkarımlar, esas olarak bu deneme-yanılma basamakları ile ilgilidir.

Belli sayıda deneme-yanılma basamağının, belli bir sırayla ve belli bir süre zarfında tamamlanması gerektiği bir durum düşünelim. Yani, bir önceki basamak tamamlanmış olduğu takdirde, her basamakta, o basamağın tamamlanması için birim zaman başına sabit bir olasılık bulunsun. Eğer tüm basamakları söz konusu süre zarfında tamamlama olasılığı düşükse, bu durumda tüm basamakların gerçekten tamamlandığı durumlar için, her “zor” basamağı tamamlamak için gereken ortalama sürenin, o basamağın zorluğu ile bağlantılı olmadığı ortaya çıkar!

Örnek olarak, diyelim ki beş kilidi deneme-yanılma yoluyla açmak için bir saatiniz var, kilitlerin üzerinde sırasıyla, 1, 2, 3, 4 ve 5 adet 1’den 10’a kadar sayılar bulunan kadranlar mevcut ve bu nedenle her kilidi açmak için tahmin edilen süre, sırasıyla 0,01, 0,1, 1, 10 ve 100 saat. Bu durumda, yalnızca beş kilidi de bir saat içerisinde açmayı başardığınız nadir durumları göz önünde bulundurduğumuzda, ilk iki kilidi açmak için gereken ortalama süre, tahmin edilen 0,01 ve 0,1 saatlik sürelere benzer şekilde sırasıyla 0,0096 ve 0,075 saat olacaktır. Diğer taraftan, üçüncü kilidi açmak için gereken ortalama süre 0,20 saat ve diğer iki kilit için geriye kalan ortalama süre 0,24 saat olacaktır. Yani, yalnızca başarılı olmuş olma koşulu göz önünde bulundurulduğu takdirde, kolay basamaklar yaklaşık olarak tahmin edilen süreler kadar zaman alsa da, tüm zor basamaklar, ne kadar zor olduklarından bağımsız, yaklaşık olarak birbirlerine benzer süreler alır (Teknik Ekler bölümüne bakınız). Basamaklara ait tüm bu süreler (ve arta kalan zaman) kabaca üstel olarak dağıtılmıştır (ortalamadan %76 standart sapma ile). (Verilen toplam sürenin rastgele olduğu durumlarda da benzer sonuçlar elde edilir.)

Bu modeli, Yeryüzü’ndeki yaşamın evrimine de fosil kayıtlarını yaklaşık olarak eşit aralıklarla birbirinden ayrılan belirgin büyük yenilikler açısından inceleyerek uygulayabiliriz. Böyle bir analiz, örneğin [Barrow ve Tipler 86]’da ileri sürüldüğü gibi, evrim tarihinin içsel zorluk, gereklilik ve eşsizlik anlamında zor basamaklarını bulmaya yönelik diğer girişimleri tamamlayıcı bir nitelikte olacaktır.

Fosil kayıtları, Yeryüzü’nün oluşumundan itibaren yaklaşık olarak eşit beş önemli evrimsel değişiklik gerçekleşmiş olduğunu göstermektedir [Schopf 92, Skelton 93]. Ayrıntı vermek gerekirse, bilinen en erken belirgin basit tek hücreli fosilleri Yeryüzü soğuduktan 0,9 milyar yıl sonra (yani, 4,5 milyar yıl önce) ortaya çıkmıştır, ancak yaşamın yalnızca 0,5 milyar yıl sonra ortaya çıktığına işaret eden başka kanıtlar da [Balter 96] mevcuttur. Sonrasında ise bilinen en erken büyük, karmaşık tek hücreli (görünüş olarak ökaryotik) fosilleri ise, bu erken kanıtlardan yaklaşık 2,0 milyar yıl sonrasına ait görünmektedir. 0,8 milyar yıl sonra ise, belki de eşeyselliğin bulunuşu ile [Schopf 95], evrimin temposu yükselmiştir ve bundan 0,5 milyar yıl sonrasında ilk elle tutulur çok hücreli fosilleri karşımıza çıkmaktadır [Knoll 95]. Son olarak, bunun üzerinden geçen 0,6 milyar yıl daha, bizi bugün bulunduğumuz noktaya getirmektedir.

Bu dönemler tam olarak eşit olmasa da, yukarıdaki deneme-yanılma yöntemi tarafından öngörülen zor basamakların arasındaki sürelerin (kabaca üstel olan) dağılımı ile yaklaşık olarak tutarlıdır. Bununla birlikte, bazı pürüzler ve uyarıların göz önünde bulundurulması gerekiyor.

İlk olarak, ilk basamağın Yeryüzü’nde gerçekleştiğini varsayarsak, gerçekte bildiğimiz tek şey, bunun Yeryüzü’nün yaşamı destekleyecek kadar soğuması ile en erken bilinen fosillerin yaşı arasında bir zamanda gerçekleşmiş olması gerektiğidir, ki bu fosiller aynı zamanda bu türden fosillerin bulunabileceği kayaların bilinen en erken örnekleri içerisindedir. Bu nedenle söyleyebileceğimiz tek şey, ilk basamağın 0,0 ila 0,5 milyar yıl arasında gerçekleşmiş olduğudur. Ve erken Yeryüzü ortamı olağandışı olduğu için, içerisinde birkaç ayrık basamağın meydana geldiği bir fırsat penceresi var olmuş olabilir.

İkincisi, bilinen en erken büyük, karmaşık tek hücreli fosillerinin ortaya çıkışı, Yeryüzü’nün, oksijen ağırlıklı atmosfere geçişi ile yakından ilişkilidir ve bu geçiş okyanusta bulunan tüm demirinin yavaşça oksitlenmesini beklemiş görünmektedir. Ökaryotlar solunum için oksijene ihtiyaç duyduklarından, muhtemelen bu noktadan önce yaygınlaşmaları mümkün olmamıştır. Bu nedenle, bir zor deneme-yanılma basamağının bu zamanda gerçekleşmemiş olması muhtemeldir. Bununla birlikte, fosil kayıtlarında görülebilmek için fazla küçük olan nüfuslar içerisinde bundan önce bir veya daha fazla zor basamak gerçekleşmiş olabilir ve bu zor basamaklar tarafından yaratılan potansiyel, “tomurcuklanmak” için çevresel bir değişime ihtiyaç duymuş olabilir.

Üçüncüsü, yaklaşık 0,6 milyar yıl önce gerçekleşen Kambriyen patlaması, süperkıtanın parçalanması ve Yeryüzü’deki en sert buzul çağının sona ermesi gibi bazı bağımsız çevresel değişimler ile eşzamanlıdır. Eğer çevresel olayları da rastgele olarak ele alırsak, bunu ikili bir biyolojik/çevresel zor basamak şeklinde modelleyebiliriz: Bir biyolojik zor basamak tarafından, sonrasında gerçekleşen uyumlu bir çevresel zor basamak olmadan gerçekleşemeyecek bir potansiyel yaratılmıştır.

Son olarak, dinozor rekabetini ortadan kaldıran 65 milyon yıl önceki (büyük ihtimalle bir göktaşı çarpması gibi yine dışsal bir nedenden kaynaklanmış olan) toplu soy tükenmelerinden bu yana hem memeliler hem de kuşlarda beynin bedene göre büyüklüğü oldukça istikrarlı bir şekilde artmaktadır [Russell 83, Jerison 91]. Bu nedenle eğer büyük beyinler en yakın zamanlı zor basamak ise, bu basamağın, en azından, memeliler ile kuşların ortak atasını bulduğumuz (hayvanların karaları kolonileştirmesini sağlamış olan) Amniyot yumurtalarının bulunuşundan kısa bir süre sonrası olan 0,3 milyar öncesine yerleştirilmesi gerekir [Ostrom 92]. Alternatif olarak, en yakın zamanlı zor basamak belki de, kuşlarda değil memelilerde, beyinlerinin yeterince büyük hale gelene kadar işlemeye başlamamış bir dil potansiyelinin gelişimidir. (Mayr kuşların buna uygun olmadığı fikrini taşır görünmektedir [Mayr 85]).

Bunların hepsini bir arada değerlendirdiğimizde, zor basamaklarla ilgili daha iyi bir tahmin şu şekildedir: İlk olarak Yeryüzü soğuduktan sonraki 0,5 milyar yıl içerisinde bir veya daha fazla zor basamak meydana gelmiştir. Sonra okyanuslardaki demirin oksidasyonu beklendiği sırada sıfır veya daha fazla zor basamak meydana gelmiştir. Hemen ardından gelen 0,8 milyar yıl içerisinde, 1,2 milyar yıl önce, sonuncusunun (belki, eşeyselliğin veya arhaeatic hücrelerin bulunuşu) nihayet fosil kayıtlarını etkileyebilecek bir potansiyeli açığa çıkardığı bir veya daha fazla zor basamak gerçekleşmiştir.

Daha sonraki 0,5 milyar yıl içerisinde yaygın çok hücreli yaşamı yaratacak bir ikili biyolojik/çevresel basamak gerçekleşmiş ve bundan 0,3 milyar yıl sonra Amniyot yumurtalarının ortaya çıkışı olan bir zor basamak meydana gelmiştir. Son olarak, son 0,3 milyar yıl içerisinde ya hiçbir zor basamak olmamış ve yalnızca yeni olasılıkların istikrarlı bir gelişimi süregitmiş ya da 65 milyon yıl önce meydana gelmeye başlamış olan rastgele (ama belki de zor olmayan) çevresel bir olay olan memeli dil potansiyelinin bulunuşu gibi tekil veya ikili bir zor basamak gerçekleşmiştir.

Yaklaşık 0,3 milyar yıllık tipik bir sabit basamak süresi tahmini, genel olarak bu verilere uymaktadır. Ve bu uyumdan yola çıkarak, başlangıçta yaşam için bir zor basamak, sonra karmaşıklığa götüren sıfır ila sekiz basamak, eşeyselliğe götüren iki ila üç basamak, toplum için bir ikili basamak, beşik için tekil bir basamak, ve ardından beki de son olarak bir dil basamağı tahmininde bulunulabilir. Genel olarak, toplamda kabaca yedi ila dokuz zor basamak olduğunu tahmininde bulunabiliriz.

Bu model, kendisini onaylamamıza veya çürütmemize yardım edecek birkaç öngörü içermektedir. Model, örneğin, Dünya üzerindeki yaşam için fırsat penceresinin kapanmasına kadarki tahmini sürenin yaklaşık 0,3 milyar yıl olduğunu öngörmektedir [Carter 83].

Dolayısıyla model, Yeryüzü’ndeki sera etkisi, kontrolden çıkan buzullaşma, oksijen içeriğinin topraktaki canlılığın devam etmesine izin vermeyecek kadar artması, Güneş’teki ciddi bir dengesizlik, yakınlardaki bir süpernova, büyük bir göktaşı çarpması veya Güneş’in galaksideki yolculuğundaki rotası üzerinde bulunan başka bir felaket konusunda tahmin edilen sürelerle ilgili astronomik bir analizle teyit edilebilir [Barrow & Tipler 86, Leslie 96].

Bu model aynı zamanda bazı evrimsel basamaklar yeterince uzun sürdüğü sürece, geçen gerçek sürenin basamağın ne kadar zor olduğunu göstermediği anlamına gelir. Bu nedenle, zor olanlar arasında en zor basamakların hangileri olduğunu anlamak için başka ipuçlarına başvurmamız gerekmektedir. Son olarak bu model, güçlü bir şekilde atalarımızın son yüz milyon yıl içerisinde en fazla bir deneme-yanılma basamağı geçtiğini ileri sürmektedir. Ancak bu son basamak, gerçekleşebilmek için, aynı hayvanda aynı anda büyük beyinler ve iyi ellerin ortaya çıkması gibi, birtakım niteliklerin özel bir bileşimine sahip olmalıdır (Bildiğim kadarıyla bu model tarafından sağlanan yayımlanmış başka öngörüler mevcut değildir.)

Yaklaşık dokuz tane olan bu biyolojik zor basamaklara (rastgele ancak deneme-yanılma olmayan) iki ayrık türden olan basamak daha eklemek mümkündür: Uygun türde bir yıldızın çevresinde bulunan uygun türdeki bir gezegeni elde etme şekildeki bir başlangıç basamağı ve insanlığın yakında başarılı olduğu veya kendisini yok edeceği bir son basamak. Eğer basamak başına (logaritmik) ortalama filtre en azından yüzde bir olursa, bu on bir basamak bir arada Büyük Filtre’yi açıklayabilir. Yani, ya ayrık bir basamağı geçmek için, ortalama olarak yüzde bir ihtimal vardır, ya da deneme yanılma basamağının tamamlaması için yaklaşık otuz milyar yıl gereklidir. Elbette Büyük Filtre’nin bu basamaklar arasında eşit olarak dağılmış olması gerekmez – buradaki analize neden olan meşum soru esas olarak filtrenin ne kadarının son basamakta bulunuyor olduğudur.

Mars’ta basit tek hücreli yaşam olabileceğine dair yakın zamanlı kanıtlar, tek hücreli yaşamdan önceki basamakları yeniden ele almayı gerektirebilir. Eğer Mars’ın tarihinde gerçekten tek hücreli yaşam var olmuşsa ve eğer Yeryüzü’ndeki yaşamdan bağımsız olarak evrimleştiğini düşündürecek kadar farklı olduğunu keşfedersek, bu durumda, Yeryüzü ve Mars’ın ortak şekilde sahip olduğu olağandışı bir çevre söz konusu olmadığı sürece, uygun bir yıldızın çevresinde cansız maddeden, basit tek hücrelere olan basamaklar toplamının geçilmesinin oldukça kolay olması gerekir. Gelecek hakkındaki iyimserlik, bu durumda, diğer geçmiş basamaklar üzerine kurulmalıdır.

Eğer yaşam bu gezegenlerden birinde evrimleşip, diğerine yerel bir panspermi vasıtasıyla yayılmışsa, bu durumda önceden bildiklerimizden daha fazlasını bilmiyoruz demektir. Ancak eğer tek hücreli yaşam güneş sistemimizden önce ortaya çıktıysa ve buraya daha geniş bir panspermi ile yayılmışsa [Crick 73, Weber ve Greenberg 85], bunun yardımı dokunabilir. Bu, belki de on milyar yıl boyunca sürmüş çok daha fazla deneme-yanılma basamağının gerçekleşmiş olmasına izin verir. Bu durum, gözlemlediğimiz en erken yaşamın sahip olduğu şaşırtıcı karmaşık ve bu yaşamın günümüze kadar neredeyse hiç değişmeden ulaşmış olduğu ile birlikte göz önüne alındığında özellikle akla yatkın görünmektedir.

Söz konusu daha geniş panspermi senaryosu, aynı zamanda bizim tek hücreli yaşamımıza ait önceki basamakların uzayın herhangi bir bölgesi için daha düşük olasılıklı olmasına da izin verir, ancak bir sonraki basamağın başlamış olabileceği daha fazla konum sağlayarak bu basamağın eşit ölçüde daha olası hale gelmesine neden olma pahasına. Karmaşık tek hücreli yaşamın da geniş panspermisi mümkündür, ancak, bu tür yaşamın aşırı çevrelere karşı direncinin çok daha düşük ve Yeryüzü çevresine için çok daha ince ayarlı olduğu göz önünde bulundurulduğunda, bu ihtimal çok daha düşüktür [Crick 81].

Dünya dışı zekâ tarafından gönderilecek radyo sinyalleri, elbette, bu tür sinyallerin mümkün olduğu ölçüde filtrenin toplam boyutu ile ilgili güçlü bilgiler sağlayacaktır. Ancak bu bilgi, yalnızca biyolojik beklentilerimizi daha kesin bir şekilde belirmemize yardımcı olmaz, aynı zamanda gelecekteki patlama olasılığımız ile ilgili kötü bir haber anlamına gelebilir. Ve bu sinyaller ne kadar yakın konumlardan kaynaklanıyorsa, haberler o denli kötüdür (ancak aşağıdaki hayvanat bahçesi tartışmasına ile karşılaştırınız). Buna karşılık, olumsuz bulgular iyi haber niteliği taşır ve bu beklenti bu tür araştırmaları teşvik etmelidir. Bu bakış açsının dünya dışı varlıkların bize gönderebileceği değerli bilgiler üzerine yoğunlaşan SETI araştırmacıları tarafından genel olarak ileri sürülen gerekçelerin tam tersi olduğunu vurgulamak gerekir.

Yaşama ait SETI ve evrim araştırmaları, entelektüel bir merakı tatmin etmenin ötesinde bir anlam taşır – bize, insanlığın geleceği hakkında uzun vadeli benzersiz bilgiler sağlar.

 

AstroFiziği Gözden Geçirmek

Büyük Filtre’yi açıklayabilmek için astronomi ve fizik anlayışımızın da gözden geçirebileceğimiz birtakım yönleri mevcuttur.

Olasılıklardan biri yıldızlar ve galaksiler arasında hızlı uzay yolculuğu ve kolonileştirmenin düşündüğümüzden çok daha zor, hatta nanoteknoloji tabanlı makina zekâsı için dahi pratik olarak imkânsız olmasıdır. Örneğin, yıldızlararası ortam sandığımızdan çok daha çetin olabilir. Bu, hayatta kalma şansımızın yüksek olduğu, ancak güneş sistemimizden hatırı sayılır bir hızda uzaklaşma konusunda pek az umudumuz bulunduğu anlamına gelir. Maksimum hız ne kadar düşükse, açıklanması gereken Büyük Filtre de o denli küçüktür.

Bir diğer olasılık ise evrenin, belki de aşikâr olmayan bir topoloji nedeniyle göründüğünden çok daha küçük olması ve bu nedenle geçmiş ışık konimizin düşündüğümüzden çok daha az şey içermesidir. Bu da açıklanması gereken Büyük Filtre boyutunu düşürür.

Fizik alternatifleri arasında belki de en iyimser olan, sonsuz kütle ve negentropiye sahip yerel “bebek evrenlerin” yaratımının görece basit olması ve bu sürecin süper-nova ölçeklerindeki patlamalar vasıtasıyla sürekli olarak gerçekleştiriliyor olmasının sıradan uzay kolonicilerinin söz konusu bölgelerden kaçmasını engellemesidir.

Bunlardan başka üç adet, görünürde cansız olan evrenin aslında canlı ve sistemimizin tecrit edilmiş bir hayvanat bahçesi olduğu şeklinde açıklamalar sağlayabilecek “yıldızsal görünümü koruma amacı güden” astrofiziksel alternatif de mevcuttur.

İlk olarak yörüngeye oturtulmuş güneş enerjisi toplayıcıları olan Dyson Küreleri gibi büyük ölçekli mühendislik çalışmaları ve yıldızları parçalarına ayırmak pratik olarak imkânsız olabilir, ki bu da yakınlardaki yıldızların neden bu kadar doğal göründüğünü açıklar. İkincisi, kaynakların en iyi şekilde kullanımını sağlayan yapılar neredeyse her zaman bunların doğal tayf ve diğer görünüşlerinin değişmeden kalmasına neden olan uygulamalar olabilir. Üçüncüsü alternatif ise, basitçe, astrofizik konusunda anlayışımız son derece hatalı ve görünürde cansız olan yıldızlar ve galaksiler aslında gayet canlı olmasıdır.

Bir başka olasılık ise gelişkin yaşamın ağırlıklı olarak “karanlık madde“yi kolonileştiriyor ve bu nedenle de yıldızları ve görebildiğimiz diğer sıradan maddeyi dokunulmadan bırakıyor olmasıdır. Bu senaryo, benim “yaygın hayvanat bahçesi” olarak isimlendirdiğim, sosyal hayvanat bahçesinin daha güçlü bir şeklini gerektirmektedir.

Bununla beraber, karanlık maddenin, basit cansız madde şeklinde ele alınması konusundaki anlayışımız hızla ilerliyor ve yakında bu olasılığı doğrulamamızı veya reddetmemizi sağlayabilir. Yakın tarihli kütleçekimsel merceklenme gözlemleri [Bennet, ve ark. 96] galaktik halemizdeki karanlık maddenin yarısı kadarının (belki de tamamının) bir güneş kütlesi ila bunun onda biri büyüklüğündeki nesnelerden oluştuğuna ve bununla Yeryüzü boyutlarındaki nesneler arasında görece az nesnenin bulunduğuna işaret etmektedir. Bu aralıkta şimdiye dek gözlemlenen en küçük bağımsız cisim olan 20 ila 50 Jüpiter kütlesindeki bir kahverengi cücedir ve anlaşılır bir şekilde Jüpiter-benzeri bir tayfa sahiptir [Savage, Sahli ve Villard 95].

 

Sosyal Kuramları Yeniden Düşünmek

Ben, şahsen, Büyük Filtre’nin büyük ihtimalle hakkındaki anlayışımızın en zayıf olduğu basamaklar ile açıklanacağı kanısındayım: Yaşamın ve zekânın biyolojik evrimi. Bununla birlikte, birçok fiziksel bilimci filtreyi kendilerinin en az anlaşıldığını düşündükleri alana odaklanarak açıklanabileceği düşünmektedir: Sosyal bilimler.

Örneğin, astronomlar arasından Sagan ve Newman, ya kendimizi nükleer silahlarla yok edeceğimizi ya da “saldırgan bir galaktik emperyalizme girişme olasılığımızı mümkün olan en düşük” hale getirebilmek için “bölgesellik ve saldırganlığımızdan” kurtularak “farklı gruplarla karşılıklı saygı içerisinde yaşamayı” öğrenmemiz ve “… bu uyumun … yüksek bir hassasiyet ile uygarlık içerisindeki her birey için … geçerli olması …” gerektiğini iddia etmektedir [Sagan ve Newman 83].

Papagiannis, benzer şekilde, “etik ve manevi açıdan son derece güçlü, istikrarlı uygarlıklarla dolu” bir galaksi imasında bulunarak, “bu krizden sağ çıkabilecek yegâne kişilerin sürekli bir maddi büyüme yönündeki doğuştan gelen eğilimlerinin üstesinden gelip, bunları maddi olmayan hedeflerle değiştirenler olacağı”nı iddia etmektedir. Ve Stephenson, “gerçekten gelişkin bir zekânın sahip olacağı en yüksek güdülenmenin gereğinden fazla bir nicelik için değil, nitelik yönünde olacağı”nı iddia etmiştir [Stephenson 82].

Şimdi, uygarlıklar ciddi bir oranda bu tür senaryolara göre hareket ediyorlarsa, bu kuramlar Büyük Filtre’nin küçük bir bölümünü açıklayabilir. Ancak Büyük Filtre’nin büyük kısmına bir açıklama getirmek için, halihazırda içerisinde bulunduğumuza benzer durumların ardından bu tür senaryoların geleceğini çok yüksek bir güven seviyesi ile iddia edebilmemiz gerekir. Bu durum mantıksal olarak mümkün olsa da, yazarlar bu tür durumun gerçekleşeceğini neye dayanarak öne sürdüklerini belirtmemektedir. Bu kuramlar, dolayısı ile, görüngüyü açıklama üzere sosyal bilimlere ait en derin kavrayışlarımızı kullanma anlamındaki ciddi girişimlerden ziyade, kişilerin kendi dilekleri gibi görünmektedir.

Aksine, geçici olarak güce kavuşan olan grupların hem kolonileştirme hem de savaş saldırganlığına yönelik geçici eğilimlere sahip olmaları beklenebilecekken, bu faktörler arasında ne bunu kontrol altında tutma anlamında bilinen bir korelasyon bulunmaktadır ne de kuramsal olarak böyle bir korelasyonun varlığını düşünmek için bilinen herhangi bir neden mevcuttur.

Sosyal bilimciler, rekabetçi nüfusların hem değişmez bir şekilde yeni nişler dolduracakları hem de ağır sonuçları olacak savaşlardan kaçınacakları kanısındadır, ve konuyu işleyen sosyal bilimcilerin çoğu önemli bir yıldızlararası göçün söz konusu olması gerektiğini düşünmektedir [Finney ve Jones 85].

Bu başlığın yarattığı kafa karışıklığı göz önünde bulundurulduğunda, günümüzde genetik süreçler üzerinde sahip olduğumuz kontrol sayesinde, zekânın artık kendisini “biyolojik zorunluluklar”dan kurtarıp, yeni amaçlara yönelebileceği konusunda büyük bir umut beslemenin doğru olmadığına da değinmek gerekir. Yaban otları {İng. crabgrass} biyolojik zorunlulukları yerine getirme amacıyla kolonileştirmez. Biyolojik organizmalar istedikleri amacın peşinden koşma ve yenilerini geliştirme konusunda her zaman özgür olmuşlardır. Buradaki asıl nokta, genelde amaçları mümkün olan en yüksek miktarda çoğalma olanlarının geleceğe egemen olmalarıdır.

Benzer biçimde, insanların genetik üzerinde sahip olduğu kontrol, çeşitliliğin düzenlenme şeklini değiştirecek ve çeşitlenme sürecini büyük ölçüde hızlandıracak olsa da tek başına insanların temel evrimsel çeşitlilik süreçleri ve seçilimden kurtulmasını sağlayamaz. Bu süreçlerden kaçınma, üreme üzerinde küresel bir kontrol gerektirir, ki bu da en azından çocuk sahibi olmayı, yerel ekonomik büyümeyi ve hatta fikirlerin yayılımını, siyasi süreçler içerisinde işleyen çeşitliliği ve seçilimi önlemeye yetecek kadar demokrasi-dışı olan süreçler vasıtasıyla kontrol altında tutan güçlü bir dünya devletinin var olması anlamına gelir.

Aşağıdaki sosyal hipotezler oldukça ihtimal dış görünmelerine rağmen, en azından minimal ölçüde mümkündür ve en azından sosyal bilimler alanındaki anlayışımıza dayanmaktadır.

En kötümser sosyal senaryolar, kitlesel nükleer savaş ve ekolojik felaket senaryolarına benzeyenlerdir. Bu türden yıkıcı bir savaşın, güneşimizi yok etmediği sürece, büyük ihtimalle güneş sistemine yayılmadan önce gerçekleşmiş olması gerekecektir. Ayrıca, ekolojik bir başarısızlığın, örneğin makina zekâsı (yüklenmiş veya yapay) vasıtasıyla biyolojik mirasımızın ötesinde bir aşkınlığa sahip olmadan önce gerçekleşmesi gerekir. Düşük olasılıklı olsa da bizim bulunduğumuz aşamadaki bir milyon dünyadan bir tanesinin böyle bir kaderden kaçınabilmesi mümkün görünmektedir. Bu dahi Büyük Filtre’nin önemli bir bölümünün başka bir yolla açıklanmasını gerektirecek olmasına rağmen, böyle bir olasılık beklentisi Büyük Filtre’yi araştırma konusunda güçlü bir motivasyondur.

Bununla ilgili bir senaryo, (Paskalya adasında olduğu gibi) görece tecrit olmuş eski uygarlıklardakine benzer bir tür belirsiz toplumsal çöküştür; yalnızca, ortada küllerinden yükselerek bir deneme daha yapacak hiçbir şeyin kalmaması farkıyla. Bu tarihsel olaylar hakkındaki anlayışımız iyileştiğinde, belki de bu olasılığı bertaraf etme ihtimalimiz de artacaktır.

Yıkım senaryoları, Drake denkleminin olağan formülasyonu içerisinde üstü kapalı olarak mevcuttur. Denklem, önceki evrimsel basamaklar anlamında sistemin bir sonraki basamağa ulaşma olasılığını sorgular, ancak bizim evrim seviyemiz söz konusu olduğunda, denklem uygarlığın yok oluşuna kadar beklenen süreyi sorgular ve bir kez yok olduğunda, bundan geri dönüş olmayacağı varsayılır.

Alternatif sosyal kuramlara bir diğer yaklaşım ise nesillerimizin artık içsel olarak yeterince rekabetçi olmadıkları bir hale gelmeleri durumunda evrimsel modelin artık geçerli olmak zorunda olmadığını ileri sürmektir. Örneğin, kapalı bir evren ve bir patlama noktasından itibaren IDH yolculuk yapılabileceği varsayımı kabul edilebilir ise, patlama noktası civarına ulaşabilecek ilk uygarlığın, evrenin doğal görünümünü korumaya yönelik kendine has güçlü bir değer addeden, (imparatorluk Çin’ine benzer) güçlü ve istikrarlı bir merkezi yönetime sahip olacağı ileri sürülebilir [Freiheit 93, Crawford 95]. İlk oldukları ve çok hızlı bir şekilde yayıldıkları için, bu çevreciler sonradan gelenlerin tümüne kendi tercihlerini dayatabilirler.

IDH [Alcubierre 94]’te olduğu gibi bir büküm motoru {İng. warp drive} vasıtası ile gerçekleştirilebilir. İnşa edilecek solucan delikleri, uçlardaki deliklerde normal şekilde hareket edileceğinden, ışık hızından daha hızlı yayılma için yeterli olmayacaktır. Bununla birlikte, önceden var olan “uzun” solucan delikleri yeterli olabilir.

Çevreci bir senaryo, IDH yolculuk imkânı olmadan medeniyetlerin büyük bir çoğunluğunun bir şekilde çevrecilik tercihini yapmasını ve çevrecilik politikalarının, olduğu-gibi-kalsıncı uygarlıklarının, yıkın-gitsinci rakipleri karşısında ciddi ölçüde dezavantaja bir durumda bırakmıyor olması gerekir şeklindedir. Çevreci-olmayan güçlerin ortalama büyüklükleri ve yoğunluklarının birbirinden bu denli farklı kozmolojik bölgeler için gerçekleştiriyor olduğumuz gözlemlerdeki eksiklikleri ile çelişmiyor olması da gerekmektedir.

Yukarıda listelenen astrofizik alternatiflerinden biriyle bağlantılı olarak bahsedilen “hayvanat bahçesi” hipotezi [Ball 73] için saldırganca kolonileştirilen sistemlerin doğal olanlara benzediğini öne sürecek herhangi bir özel sosyal kuram gerekli değildir. Konumların küçük bir oranının doğal koruma alanı olarak bırakılacağını varsaymak yeterlidir. Bununla birlikte, görünür maddenin çoğunun doğal koruma alanı olarak bırakılmış olması şeklindeki “yaygın hayvanat bahçesi” hipotezini açıklamak için özel bir toplumsal kurama ihtiyaç duyulabilir.

Gözlemlenebilir evren boyuncaki görünür maddeye ait yaygın örüntülerin, bu türden koruma alanlarının yoğunluğu ve doğası ile ilgili dikkat çekici ölçüde yaygın tercihler vasıtasıyla ve kısmen yeniden yapılandırılmış “bahçeler” inşa etmek konusundaki genel bir isteksizlik ile birlikte açıklanması gerekir. Bu tür vahşi yaşam alanı olan yıldızları korumak için bunlara radyo sinyalleri göndermeye çalışan sapkın güçleri veya kendini kendine çoğalan sondaları cezalandırmak için oldukça geniş çaplı bir çabanın da sarf edilmesi gerekecektir. Örnek olarak, tek bir yıldızın enerjisinin dahi evrenin diğer ucundan bizimki gibi patlama-öncesi yaşam tarafından dahi tespit edilebilecek aralıklı, çok dar bant sinyaller üretmeye yeteceğini söyleyebiliriz.

Yaygın hayvanat bahçesi hipotezine değindim çünkü bunu özellikle akla yatkın buluyorum, zira akla yatkın olmasının nedeni, IDH yolculuğu gibi astrofizik alternatiflerine başvurmayı gerektirmemesi ki bu da Büyük Filtre’ye ait iç tutarlılığı bulunan sosyal açıklamalar oluşturmak için ne denli aşırı fikirler kullanmak gerektiğini gösterir niteliktedir.

 

Sonuç

Hiçbir uzaylı uygarlık güneş sistemimizi veya yakınlardaki sistemleri göze çarpan bir oranda kolonileştirmemiştir. Gerçekten, geçmiş evrenimizdeki milyar trilyon yıldızdan hiçbiri bizim yakında ulaşabileceğimiz bir teknoloji ve büyüme seviyesine ulaşmamıştır. Bu veri noktası, Büyük Filtre’nin sıradan cansız madde ile gelişkin, patlama noktasına gelebilecek, kalıcı yaşam arasında olduğu anlamına gelmektedir. Ve büyük soru şudur: Biz, bu filtrenin neresindeyiz?

Geleceğimizle ilgili iyimserliği kuvvetlendirmek için, özellikle düşük olasılıklı geçmiş evrimsel basamakları bulmamız gerekiyor. Ve aslına bakılırsa, biyolojik zor deneme-yanılma basamakları arasında olası birtakım adaylar bulmak mümkün: yaşam, karmaşıklık, eşeysellik, toplum, beşik ve dil. Büyük Filtre, toplamda yaklaşık dokuz zor basamak olduğunu varsayarsak, bu basamakların her biri için (logaritmik) ortalama beklenen süre otuz milyar yıl civarında ise ve yıldızların yalnızca yüzde biri bu basamakları destekleyebiliyor ise ve kendimizi kısa vadede yok etmememiz (veya kolonileştirmeyi kalıcı olarak yasaklamamız) için yalnızca yüzde bir ihtimal var ise açıklanabilir hale gelir.

Büyük Filtre, olağandışı astrofizik veya sosyal bilim yaklaşımlarıyla kısmen açıklanabilir olmasına rağmen, bu varsayımlar, bence, tanımlanan biyolojik basamakların için otuz milyar yıllık beklenen sürelere sahip olmalarından daha akla yatkın değiller. Bununla birlikte, bu tartışmaya oldukça açık bir konu.

Filtrenin karşı karşıya kalacağımız kalan kısmı ne kadar büyükse, insanlığın olumsuz senaryolardan sakınma konusunda o denli dikkatli hareket etmesi gerekir. Bu türden seçenekler konusunda bilinçlenmek için tüm bu konuları daha dikkatli bir şekilde analiz etmemiz ve konuyla ilgili daha fazla veri toplamamız yerinde olacaktır.

Neyse ki ilgili birkaç görgül alanda hızla ilerleme kaydediliyor. Karanlık madde astronomisi, yaygın hayvanat bahçesi hipotezini yakın vadede doğrulayabilir veya çürütebilir. Mars’taki yaşam kanıtları, evrimleşen yaşamın en erken basamaklarının kolay olduğunu ortaya koyabilir.

Daha yavaş ama yine de cesaret verici hızlarda elde edilen diğer ilerlemeler de söz konusu. Çok çeşitli araştırma alanları, Yeryüzü’ndeki yaşamın erken tarihlerini aydınlatmaya devam ediyor. Kuramsal fizik, IDH yolculuğun mümkün olup olmadığını ortaya çıkarmaya giderek yaklaşıyor. Ve spekülatif mühendislik, yıldızlararası yolculuğun ve büyük ölçekli güneş sistemi yapılarının uygulanabilirliği konusunda yapılacak tahminlere katkı sağlıyor. Astronomlar ve küresel modelciler, Yeryüzü’nün (bizim tarafımızdan yok edilmediği takdirde) ne kadarlık bir süre boyunca yaşama elverişli kalacağını hesaplamaya ee sosyal bilimciler de, kolonileştirme ve kendi kendini yok etme eğilimlerinin neler tarafından etkilenebileceği ile ilgili anlayışımızı güçlendirmeye çalışıyorlar.

Geniş ölçekli panspermi kuramları uzay araçları vasıtasıyla, örneğin kuyruklu yıldızlar içerisinde tek hücreli yaşam aranması yoluyla yakın vadede test edilebilir hale gelebilir. Ve SETI araştırmacıları, karşı karşıya olduğumuz filtrenin devasa olduğu anlamına gelen, bizim seviyemizdeki yaşamın sık rastlanır olduğu hipotezini test etmeye devam ediyorlar. (Evrendeki yaygın-hayvanat bahçesine muhalif yayımcılarının aranabileceğini de göz önünde bulundurabilirler.)

Son olarak, buradaki Büyük Filtre bulmacasının olağandışı yönlerini de dikkate almak yerinde olur. İlk olarak bu bulmacanın disiplinler arası doğasının göz önünde bulundurulması gerekir. Her bir disiplinden kişiler için, Filtre’nin (onların gözünde) mutlaka diğer, daha düşük itibarlı disiplinlerde bir yerlerde bulunuyor olması gerektiğini iddia etmek teselli edici olsa da, bu tür iddialar mutlaka söz konusu disiplindeki en ileri anlayışımızın kullanıldığı detaylı analizlerle desteklenmelidir. Astronomların, destekleyici analizler olmaksızın insanların kolonileştirme eğilimlerini yitirecekleri iddiasında bulunmaları, biyologların, evrenin astronomların iddia ettikleri kadar büyük olduğunun bilinebilme ihtimali olmadığını ileri sürmelerinden daha yararlı değildir.

İkincisi, “Boşlukların Tanrısı”, yani anlamadığımız şeylerin mucizelere başvurarak açıklanması meselesi konusunda dikkatli olmamız gerekir. Sarhoşun anahtarlarını sokak lambasının altında aramasının {yani, anahtarını kaybettiği yerde değil, aydınlatmanın daha iyi olduğu yerde aramasının} aksine, anahtarın mutlaka henüz araştırmamış olduğumuz bir karanlık köşede bulunuyor olduğu sonucuna varmak, anahtarın sonsuza kadar kaybolmuş olabileceği şeklindeki nahoş fikirle yüzleşmekten daha cezbedici.

Son olarak, Büyük Filtre’nin, yalnızca bazı düşük olasılıklı basamakları bulmanın yeterli olmayacağı kadar büyük olduğunu, dolayısıyla bu basamakların aynı zamanda yeterli derecede olasılık dışı olması gerektiğini aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor. Yaşam, her galakside yalnızca bir kez evrimleşiyor olsa bile, filtrenin geri kalanını açıklama problemi değişmeden kalır: Neden geçmiş evrenimizdeki diğer galaksilerden buraya ulaşan bir patlama görmedik? Ve Büyük Filtre’yi eğer geçmişimizde bulamazsak, geleceğimizde yattığından endişelenmemiz gerekecek.

 

Teşekkürler

Aşağıdaki kişilere yorumlarından ötürü teşekkür ederim: Curt Adams, Niklas Bostrom, Brandon Carter, John K. Clark, Mark Crosby, Bradley Felton, Eric Watt Forste, Sean, Hastings, Eugene Leitl, John Leslie, Sean Morgan, Pat Powers, Hara Ra, Anders Sandberg, Damien R. Sullivan, ve Michael Wiik.

 

Teknik Ekler

Bu ekte, tek veri noktamıza ait daha kesin bir tarif ve zor deneme-yanılma basamaklarına ait özgün sonuçların türetilişi bulunmaktadır.

Veri noktası ile ilgili olarak, (kozmolojik olarak beraber hareket eden) belirli bir uzay hacmi ‘nin, büyük patlamadan itibaren süre sonra (buraya varan) bir patlamayla sonuçlanacak bir evrimsel yolun en erken kaynağını içermesine ait kümülatif olasılık, \(F\left( {t,dv} \right)\)’yi ele alalım. (Daha doğrusu, bu olasılığın, örneğin, daha düşük bir vakum taban haline geçerek bir yıkıma uğramak yerine, bu kadarlık süre boyunca bilindik fiziksel haliyle kalmış evren üzerinde bulunması şartını sağladığını farz edelim.) Eğer bu olasılıklar küçük hacimler için bağımsızsa, \(T = \left( {{\text{evrenin yaşı eksi bir milyon yıl}}} \right)\) sonra buraya ulaşacak diğer patlamaların beklenen sayısı en az, \(F\left( {t,dv} \right)\)’nin tarihimizdeki bir milyon yıl önceki bir olaydan başlayan bir geçmiş ışık konisinin yüzeyi boyuncaki integralidir. \(F\left( {t,dv} \right) = F\left( t \right)*dv\) olacak şekilde (kozmolojik ölçülerde geçerli olacağı bilinen) homojen uzay yaklaşımı kullanılırsa, aşağıdaki elde edilir:

\[\int\limits_{t = 0}^T {4\pi F\left( {T – t} \right){t^2}dt}\]

Bizim tek veri noktamız, bu integralin 1’den çok büyük olmadığına dair güçlü bir istatistiksel kanıttır. Bu da, \(F\left( t \right)\)’nin çok küçük olduğu anlamına gelir! Örneğin, \(F\), \(F\left( t \right) = 1 – {e^{ – ft}}\) olacak şekilde zamandan bağımsız ise, veya küçük \(f*t\) değerleri için yaklaşık olarak \(f*t\) ise, bu durumda \(f*T*\left( {{\text{yıldız başına ortalama hacim}}} \right)\) değeri, \(1/\left( {{\text{ggözlemlenebilir evrendeki yıldız sayısı}}} \right)\) değerinden veya başka bir deyişle 10-22‘den çok büyük değildir.

Şimdi, belirli bir \(W\) zaman penceresi içerisinde belirli bir sıra ile tamamlanması gereken \(N\) sayıdaki zor deneme-yanılma basamağını ele alalım. Eğer \(i\) basamağının \(t_i\) süresinden kısa sürme olasılığı \(1 – {e^{\left( { – {f_i}*{t_i}} \right)}}\) veya küçük \({f_i}*{t_i}\) değerleri için yaklaşık olarak \({f_i}*{t_i}\) ise, bu durumda tüm \({f_i}*{W}\) değerlerinin küçük olduğunu varsayarsak, çeşitli zor basamaklara ait \(t_i\) süreleri boyuncaki toplam olasılık yoğunluğu, tüm \(t_i\)’lerden bağımsız, yaklaşık \(\prod\limits_i {{f_i}}\) olur. \(\sum\limits_i {{t_i} < W}\) ve tüm \(i\)'ler için \({t_i} > 0\) olmak koşuluyla, bu dağılım, \(f_i\)’den bağımsız olarak tüm \(i\)’ler için aynı şekildedir. Bu nedenle, başarılı olmak koşuluyla, süreler boyunca tüm zor basamaklar, ne kadar zor olduklarından bağımsız olarak kabaca aynı dağılıma sahiptir. (Daha kesin bir matematiksel yaklaşım için, [Hanson 96]’ya bakınız.)

 

Kaynaklar

M. Alcubierre (1994) “The warp drive: hyper-fast travel within general relativity“, Class. Quantum Grav., 11:L73.

John A. Ball (1973) “The Zoo Hypothesis“, Icarus, 19:347.

Michael Balter (1996) “Looking for Clues to the Mystery of Life on Earth”, Science, August 16, 273:870-872.

John D. Barrow, Frank J. Tipler (1986) The Anthropic Cosmological Principle Oxford University Press, NY.

Gregory Benford (1981) “Extraterrestrial Intelligence?” Q. Jl. R. astr. Soc. 22:217.

David Bennett, Kim Driest, Christopher Stubbs, Alex Rodgers, Kem Cook, Will Sutherland (1996) “Researchers Determine Machos May Comprise Fifty Percent of Galactic Dark Matter”, Press Release, AAS Meeting, San Antonio, Texas, January 16.

Glen David Brin (1983) “The ‘Great Silence’: The Controversy Concerning Extraterrestrial Intelligent Life“, Q. Jl. R. astr. Soc., 24:283-309.

Brandon Carter (1983) “The Anthropic principle and its implications for biological evolution”, Phil. Trans. R. Soc. Lond., A 310:347-363.

Brandon Carter (1993) “The Anthropic Selection Principle and the Ultra-Darwinian Synthesis”, in The Anthropic Principle, ed. F Bertola, U. Curi, Cambridge Univ. Press, 33-63.

I. A. Crawford (1995) “Some Thoughts on the Implications of Faster-Than Light Interstellar Space Travel”, Q. Jl. R. astr. Soc., 36:205-218.

Francis Crick, L.E. Orgel (1973) “Directed Panspermia”, Icarus, 19:341.

Francis Crick (1981) Life Itself: its origin and nature, Simon and Schuster, NY.

David R. Criswell (1985), “Solar System Industrialization: Implications for Interstellar Migrations”, in Interstellar Migration and the Human Experience, ed. Finney & Jones, 50-87.

K. Eric Drexler (1992a) Nanosystems, John Wiley & Sons, Inc., NY.

K. Eric Drexler (1992b) “Molecular Manufacturing for Space Systems: An Overview”, Journal of The British Interplanetary Society, Vol. 45:401-405.

Freeman Dyson (1966) “The Search for Extraterrestrial Technology” in Perspectives in Modern Physics, ed. R.E. Marshak, Wiley, NY, 641-655.

Freeman Dyson (1979) “Time without end: Physics and biology in an open universe” Reviews of Modern Physics, 51:3, July.

Martyn J. Fogg (1987) “Temporal Aspects of the Interaction among the First Galactic Civilizations: The `Interdict Hypothesis'”, Icarus, 69:370-384.

Robert Forward (1985) “Starwisp: An Ultralight Interstellar Probe”, AIAA Journal of Spacecraft and Rockets 22:345-350.

Robert Forward (1986) “Feasibility of Interstellar Travel: A Review”, Journal of the British Interplanetary Society, 39:379-394.

Ben R. Finney, Eric M. Jones (1985) Interstellar Migration and the Human Experience, Univ. of Calif. Press.

Ben R. Finney, Eric M. Jones (1985) “Fermi’s Question” in Interstellar Migration and the Human Experience ed. Finney & Jones, 298-300.

Walter M. Fitch, Francisco J. Ayala (1995) Tempo and Mode in Evolution, Genetics and Paleontology 50 Years After Simpson, National Academy Press, Washington D.C.

F. E. Freiheit (1993) “The Possibilities of FTL: Or Fermi’s Paradox Reconsidered“, 1993.

Donald Goldsmith (1980) The Quest for Extraterrestrial Life, A Book of Readings, University Science Books.

J. Richard Gott (1982) “Cosmology and Life in the Universe”, in Extraterrestrials, Where Are They?, ed. M. Hart & B. Zuckerman, 122-134.

J. Richard Gott (1993) “Implications of the Copernican principle for our future prospects” Nature May 27, 363:315-319.

Robin D. Hanson (1994) “If Uploads Come First: The Crack of a Future Dawn“, Extropy, 6(2):10-15.

Robin D. Hanson (1996) “Must Early Life Be Easy?“, (Working Paper), September.

Ingemar Hansson, Charles Stuart (1990) “Malthusian Selection of Preferences”, American Economic Review, June 80(3):529-544.

Michael H. Hart (1975) “An Explanation for the Absence of Extraterrestrials on Earth”, Q. Jl. R. astr. Soc., 16:128.

Michael H. Hart, Ben Zuckerman (1982) Extraterrestrials, Where Are They?, Pergamon Press, New York.

Sabastian von Hoerner (1978) “Where is Everybody?”, Naturwissenschaften, 65:553.

Harry J. Jerison (1991) Brain Size and the Evolution of Mind American Museum of Natural History, New York.

Andrew Knoll (1995) “Proteroic and Early Cambrian Protists: Evidence for Accelerating Evolutionary Tempo” in Tempo and Mode in Evolution, Genetics and Paleontology 50 Years After Simpson, ed. Fitch & Ayala, 63-83.

Thomas Kuiper, Glen David Brin (1989) Extraterrestrial Civilization, Am. Assoc. Physics Teachers, College Park, MD.

John Leslie (1996) The End of the World: The Science and Ethics of Human Extinction, Routledge, NY.

Ernst Mayr (1985) “The probability of extraterrestrial intelligent life”, in Extraterrestrials, Science and alien intelligence, ed. Regis, 23-30.

Ernst Mayr (1995) “Can SETI Succeed? Not Likely”, Bioastronomy News, 7:3.

David S. McKay, Everett K Gibson Jr., Kathie L. Thomas-Keprta, Hojatollah Vali, Christopher S. Romanek, Simon J. Clemett, Xavier D.F. Chillier, Claude R. Maechling, Richard N. Xare (1996) “Search for Past Life on Mars: Possible Relic Biogenic Activity in Martian Meteorite ALH84001”, Science, August 16, 273.5277.924.

Christopher Miller (1995) “Cosmic Hide and Seek: The Search for the Missing Mass”

John Ostrom (1992) “A History of Vertebrate Successes”, in Major Events in the History of Life, ed. J.W. Schopf, 119-139.

Michael D. Papagiannis (1978) “Are We Alone, or Could They be in the Asteroid Belt?”, Q. Jl. R. astr. Soc., 19:277.

Michael D. Papagiannis (1984) “Natural Selection of Stellar Civilizations by the Limits of Growth”, Q. Jl. R. astr. Soc., 25:309-318.

Edward Regis, Jr. (1985) Extraterrestrials, Science and alien intelligence, Cambridge University Press, NY.

Mark Ridley (1993) Evolution, Blackwell Scientific Publications, Boston.

Dale A. Russell (1983) “Exponential Evolution: Implications for Intelligent Extraterrestrial Life” Adv. Space Res. 3(9):95-103.

Carl Sagan, William I. Newman (1983) “The Solipsist Approach to Extraterrestrial Intelligence”, Q. Jl. R. astr. Soc., 24:113-121.

Don Savage, Jim Sahli, Ray Villard (1995) “Astronomers Announce First Clear Evidence of a Brown Dwarf”, Space Telescope Press Release No. STScI-PR95-48, November 29.

Louis K. Scheffer (1994) “Machine Intelligence, the Cost of Interstellar Travel and Fermi’s Paradox”, Q. Jl. R. astr. Soc., 35:157-175.

J. William Schopf (1992) “The Oldest Fossils and What They Mean”, in Major Events in the History of Life, ed. J.W. Schopf, 29-63.

J. William Schopf (1992) Major Events in the History of Life, Jones and Bartlett, Boston.

J. William Schopf (1995) “Disparate Rates, Differing Fates: Tempo and Mode of Evolution Changed from the Precambrian to the Phanerozoic”, in Tempo and Mode in Evolution, Genetics and Paleontology 50 Years After Simpson, ed. Fitch & Ayala, 41-61.

Robert Shapiro, Gerald Feinberg (1982) “Possible Forms of Life in Environments Very Different from the Earth”, in Extraterrestrials, Where Are They?, ed. M. Hart & B. Zuckerman, 113-121.

George G. Simpson (1964) “The nonprevalence of humanoids”, Science, 143:769.

Peter Skelton (1993) Evolution: A Biological and Palaeontological Approach, Addison-Wesley, NY.

David G. Stephenson (1979) “Extraterrestrial Cultures within the Solar System?”, Q. Jl. R. astr. Soc., 20:422.

David G. Stephenson (1982) “Models of Interstellar Exploration”, Q. Jl. R. astr. Soc., 23:236-251.

Frank J. Tipler (1980) “Extraterrestrial Intelligent Beings do not Exist”, Q. Jl. R. astr. Soc., 21:267-281.

Frank J. Tipler (1981) “Additional Remarks on Extraterrestrial Intelligence”, Q. Jl. R. astr. Soc., 22:279-292.

P. Weber, J.M. Greenberg (1985) “Can Spores Survive in Interstellar Space?”, Nature, 316:403-407.

Paul S. Wesson (1990) “Cosmology, Extraterrestrial Intelligence, and a Resolution of the Fermi-Hart Paradox”, Q. Jl. R. astr. Soc., 31:161-170.

D.P. Whitmire, D.P. Wright (1980) “Nuclear Waste Spectrum as Evidence of Technological Extraterrestrial Civilizations”, Icarus, 42:149-156.

O.B. Zaslavskii (1996) “Generalized second law and the Bekenstein entropy bound in Gedankenexperiments with black holes”, Class. Quantum Grav., 13:L7-L11.

B. Zuckerman (1985) “Stellar Evolution: Motivation for Mass Interstellar Migrations”, Q. Jl. R. astr. Soc., 26:56-59.

 

Yorumlar