Neden Dünya Dışı Yaşam Aramalarında Hiçbir Şey Bulunamaz Diye Umuyorum? (Nick Bostrom)

 

NEREDELER?
NEDEN DÜNYA DIŞI YAŞAM ARAMALARINDA HİÇBİR ŞEY BULUNAMAZ DİYE UMUYORUM

 

Yazan: Nick Bostrom
Orijinal adı: Where are they? Why I hope the search for extraterrestrial life finds nothing, 2008
URL: https://nickbostrom.com/extraterrestrial.pdf

 

Mars’ta su keşfedildiğinde, insanlar çok heyecanlandılar. Suyun olduğu yerde, yaşam da olabilirdi. Bilim insanları gezegeni daha yakından incelemek için yeni görevler planlıyor. NASA’ya ait bir sonraki Mars gezgininin, gezegene 2010 yılında varması tasarlanıyor. Önümüzdeki on yıl süresince, Mars taşlarına, toprağına ve atmosferine ait örnekler toplayarak Dünya’ya getirecek robotik sistemlerin kullanılacağı bir Mars Örnek Toplama görevi başlatılabilir ve bu örnekleri analiz ederek, nesli tükenmiş veya hala etkin olan herhangi bir yaşam izi olup olmadığını görebiliriz. Bu tüden bir bulgu muazzam bir bilimsel değere sahip olacaktır. Yeryüzü’ndeki yaşamdan tamamen bağımsız olarak evrimleşmiş bir yaşam keşfetmekten daha ilginç ne olabilir? Aynı zamanda bu engin, soğuk kozmosta tamamen yalnız olmadığımızı öğrenmek, birçok kişi için yüreklendirici olacaktır.

Ancak umuyorum ki Mars sondaları hiçbir şey keşfedemezler. Asıl iyi haber, Mars’ın tamamen kısır olduğunu öğrenmek olur. Ölü kayalar ve cansız kumlar, beni mutlu edecektir.

Öte yandan, bazı soyu tükenmiş basit yaşam izleri keşfedersek –birtakım bakteriler, yosunlar– bu kötü bir haber olur. Belki bir trilobit’in ya da küçük bir memelinin iskeletinin kalıntıları gibi görünen, daha gelişkin bir şeylere ait fosiller bulduğumuz durumda ise, bu çok kötü bir haber olur. Bulduğumuz yaşam ne kadar karmaşık olursa, bunun varlığını öğrenmek o denli can sıkıcı olacaktır. Bilimsel olarak ilginç, kesinlikle, ancak insanlığın geleceği için kötü bir işaret.

Bu sonuca nasıl mı ulaşıyorum? İyi bilinen bir olguya kafa yorarak başlıyorum. UFO gözleyicileri, Rael tarikatı üyeleri ve uzaylılar tarafından kaçırıldığını iddia edenler bir tarafa, bugüne değin, insanlık tarafından dünya dışı zeki uygarlıklara ait hiçbir işaret görülmedi. Ne uzaydan gelen ziyaretçilerimiz oldu, ne de radyo teleskoplarımız herhangi bir dünya dışı uygarlık tarafından iletilen herhangi bir sinyal tespit etti. Dünya dışı zeki yaşam araması (SETI) giderek daha güçlü teleskoplar ve veri madenciliği tekniklerini kullanarak neredeyse elli yıldır devam etmekte ve bugüne kadar sürekli olarak yalnızca sıfır hipotezini doğrulamış bulunuyor. En iyi ihtimalle gece göklerinin boş ve sessiz olduğunu belirleyebildik – bu nedenle de “Neredeler?” sorusu, ilk kez 1950’li yıllardaki bir öğle yemeği sırasındaki bir tartışma esnasında Enrico Fermi tarafından meslektaşı fizikçilere yöneltildiği andaki kadar geçerli.

Bir gerçek daha: Yalnızca bizim galaksimizde 100 milyar mertebelerinde yıldız bulunuyor ve gözlemlenebilir evren 100 milyar mertebelerinde galaksi içeriyor. Son birkaç onyılda bu yıldızların birçoğunun çevresinde dolaşan gezegenleri olduğunu öğrendik. Şu ana kadar birkaç yüz ötegezegen keşfedildi. Bunların çoğu dev boyutlarda, ancak bu seçim etkisinden kaynaklanıyor: Mevcut gözlem teknikleriyle daha küçük ötegezegenleri tespit etmek aşırı derecede zor. (Gezegenler, çoğu durumda doğrudan gözlemlenemiyor. Varlıkları, yörüngesinde bulunan büyük bir gezegene doğru çekildiği için hafifçe yalpalayan ana yıldızları üzerindeki kütleçekimsel etkilerinden veya alternatif olarak, ötegezegenin neden olduğu kısmi tutulma nedeniyle güneşlerinin gözlemlenen parlaklığındaki dalgalanma ile anlaşılıyor.) Gözlemlenebilir evrende, birçoğu, kendi küremizinkine en azından benzer kütlesi ve sıcaklığı olması anlamında Dünya-benzeri olan birçok gezegene sahip muazzam sayıda yıldız olduğunu düşünmek için her türlü nedene sahibiz. Ayrıca, bu güneş sistemlerinin çoğunun bizimkinden daha yaşlı olduğunu da biliyoruz.

Bu iki olgudan, bir “Büyük Filtre” bulunması gerektiği sonucu çıkar[1]. Büyük Filtre, bir olasılık duvarı olarak düşünülebilir. Yeryüzü benzeri bir gezegenin, mevcut gözlem teknolojilerimiz vasıtasıyla gözlemleyebileceğimiz türden zeki bir uygarlık üretmesi için gerçekleşmesi gereken, son derece olasılık dışı bir veya daha fazla evrimsel geçiş veya basamaktan oluşur. Yaşamın filizlenebileceği milyarlarca ve milyarlarca potansiyel noktadan yola çıkıyorsunuz ve sonuçta, elinize toplamda sıfır adet gözlemleyebileceğiniz dünya dışı uygarlık geçiyor. Bu nedenle, Büyük Filtre’nin yeterince güçlü olması gerekir –yani, kritik basamakların yeterli ölçüde olasılık dışı olmaları gerekir– ki pek çok milyar zar atışından sonra dahi, elde edilen hiçbir şey olmasın: Uzaylılar olmasın, uzay gemileri olmasın, sinyaller olmasın; en azından bizim buralarda tespit edebileceğimiz herhangi bir şey olmasın.

Şimdi, bizim için önemli olan bir soru, bu Büyük Filtre’nin nerede olabileceğidir. İki temel olasılık mevcut: Ardımızda, uzak geçmişimizde bir yerlerde olabilir. Yahut önümüzde, gelecek binyıllar veya onyıllarda bir yerlerde olabilir. Bu olasılıkları sırayla inceleyelim.

Filtrenin geçmişimizde bulunması olan ilk olasılığı düşünelim. Bu, geçmişteki olaylar dizisi içerisinde, Yeryüzü benzeri bir gezegenin teknolojik gelişkinlik açısından çağcıl insan uygarlığı ile kıyaslanabilecek bir zeki yaşam biçiminin ortaya çıkarmasını sağlayacak aşırı düşük olasılıklı bir basamak bulunmuş olduğu anlamına gelir. Bazı kimseler, bu gezegendeki zeki yaşamın evriminin apaçık olduğuna kesin gözüyle bakar – uzun, evet, karmaşık, kesinlikle, ancak en nihayetinde kaçınılmaz, veya neredeyse öyle. Carl Sagan bu görüşü benimsemiş görünmektedir, zira şöyle yazmıştır “yaşamın başlangıcı yüksek olasılıklı bir olay olmalıdır; koşullar izin verdiği anda, pat diye ortaya çıkar!”[2]. Ancak bu görüş pekâlâ tamamen yanlış olabilir. Bunu destekleyecek neredeyse hiçbir kanıt yoktur. Evrimsel biyoloji bize, henüz, kendisini kullanarak Yeryüzü’nde zeki yaşamın evrimleşmesinin ne kadar olası veya ne kadar olasılık dışı olduğunu hesaplayabileceğimiz daha temel ilkeler sağlamamıştır. Dahası bu gezegendeki yaşamın geçmişini incelediğimizde, her biri makul birer Büyük Filtre adayı olan pek çok evrimsel geçiş ile karşılaşmaktayız.

Örneğin, Yeryüzü benzeri bir gezegende basit öz-çoğaltıcıların ortaya çıkışı dahi, belki de çok çok olasılık dışıdır. Yeryüzü’ne ait erken atmosferde var olduğu düşünülen su ve gazları laboratuvarda karıştırarak yaşam yaratma girişimleri, birkaç basit amino asidin sentezinin çok ötesine geçemedi. Abiyogenezin hiçbir örneği şimdiye dek gözlemlenmedi.

Teyit edilmiş en eski mikro-fosil örnekleri yaklaşık 3.500 milyon yıl öncesine dayanmaktadır ve yaşamın bu tarihten birkaç milyon yıl öncesine kadar uzanabileceğine dair kesin olmayan kanıtlar mevcuttur, ancak 3.800 milyon yıldan daha öncesi için yaşama ait hiçbir kanıt bulunmamaktadır. Yaşam, hiçbir iz bırakmadan pekâlâ bundan çok daha önce ortaya çıkmış olabilir. Bu kadar eskiye dayanan korunmuş pek az kaya formasyonu bulunmaktadır ve günümüze ulaşanlar çağlar boyunca pek çok kez şekil değiştirmiştir. Tüm bunlara rağmen, Yeryüzü’nün oluşumu ile bilinen ilk yaşam arasında birkaç milyon yıl sürmüş bir dönem bulunmuştur. Bu nedenle, elimizdeki kanıtlar, yaşamın ortaya çıkışı için bir grup aşırı derecede olasılık dışı tesadüfün gerçekleşmesi gerektiği, öz-çoğalma yetisine sahip herhangi bir şeyin astronomik ölçekte düşük bir ihtimal sonucu ortaya çıkmasından önce moleküllerin ve yüzey yapılarının milyonlarca yıllık bir deneme-yanılma süresince rastgele etkileşimlere girmiş olması gerektiği hipotezi ile uyumludur. Bildiğimiz tek şey, bu ilk kritik basamağın bir Büyük Filtre olabileceğidir.

Kesin istatistikler elde etmek için tarihi birçok kereler yeniden koşturamayacağımız için, belirli bir evrimsel gelişiminin “zorluk derecesini” kesin olarak belirlememiz güçtür. Bununla birlikte, en azından iyi birer Büyük Filtre olmaya aday evrimsel geçişleri belirlemek için kullanabileceğimiz, hem aşırı derecede olasılık dışı hem de sonrasında zeki teknolojik uygarlıkların ortaya çıkışı için pratik olarak gerekli bazı kriterler mevcuttur. Bu kriterlerden biri, geçişin yalnızca bir defa gerçekleşmiş olmasıdır. Uçma, fotosentez ve uzuvların hepsi Yeryüzü’nde birden fazla defa evrimleşmiştir ve bu nedenle elenir. Evrimsel bir basamağın çok olasılık dışı olmasının bir başka işareti ise gereklilikler sağlandıktan sonra dahi gerçekleşmenin için çok uzun bir süre almış olmasıdır.

Uzun bir gecikme, işe yarayan bir tanesinin bulunmasından önce muazzam sayıda rastgele yeniden birleşimin [İng. recombination] denenmiş olması gerektiğine işaret eder. Bir yerel uyum [İng. fitness] zirvesinden diğerine atlamak için, belki de birkaç olasılık dışı mutasyonun aynı anda bir arada gerçekleşmiş olması gerekir. (Homo sapiens’in yakın tarihli insansı atalarımızdan evrimleşmesi, jeolojik zaman ölçeklerinde oldukça hızlı gerçekleşmiştir ve bu nedenle Büyük Filtre için görece zayıf bir adaydır.)

Yaşamın ilk kez ortaya çıkışı, bu iki kriteri de sağlar görünmektedir. Bildiğimiz kadarıyla yalnızca bir kez meydana gelmiş olabilir ve gezegenin, çok çeşitli organik moleküllerin dengeye ulaşmasını sağlayacak kadar soğumasından sonra dahi yüzlerce milyon yıl geçmesi gerekmiş olabilir. Daha sonraki evrimsel tarih içerisinde başka Büyük Filtre adayları da bulunmaktadır. Örneğin, prokaryotların (en basit tek hücreli organizma biçimi), ökaryotlara (zarla çevrili hücre çekirdekleri bulunan daha karmaşık bir hücre çeşidi) evrimleşmesi, yaklaşık 1,8 milyar sürmüştür. 1,8 milyar yıl uzun bir süredir ve ökaryotlar, bildiğimiz kadarıyla, bir defa evrimleştiği için bu geçiş mükemmel bir olası Büyük Filtredir. Diğer güçlü adaylar arasında çok hücreli canlıların ortaya çıkışı ve eşeyli üreme bulunmaktadır.

Dolayısıyla, olasılıklardan biri, Büyük Filtre’yi geride bırakmış olduğumuzdur. Bu gözlemlenebilir uzaylılar olmamasını açıklar. Neden mi? Çünkü herhangi bir gezegende zeki yaşamın ortaya çıkışı yeterli ölçüde olasılık dışıysa, buradan galakside, hatta gözlemlenebilir evrendeki bu türden tek uygarlık olabileceğimiz sonucu çıkar. (Gözlemlenebilir evrende yaklaşık 1022 yıldız bulunmaktadır. Evren, bizim tarafımızdan gözlemlenebilir olan kısmın ötesinde, pekâlâ sonsuza uzanıyor ve sonsuz sayıda yıldız içeriyor olabilir. Eğer öyleyse, herhangi verili gezegende evrimleşmeleri ne kadar olasılık dışı olursa olsun, sonsuz sayıda dünya dışı zeki tür olduğu neredeyse kesindir. Bununla birlikte kozmolojik kuram, evrenin genişlemesi nedeniyle, gözlemlenebilir evren dışındaki herhangi yaşamın, bizden, şu an ve sonsuza kadar nedensel olarak kopuk kalacağına işaret eder: Bizi ziyaret edemezler, bizimle iletişim kuramazlar veya biz yahut nesillerimiz tarafından görülemezler.)

Diğer olasılık ise Büyük Filtre’nin bizden ileride, geleceğimizde olduğudur. Bu, bizim şu an bulunduğumuz insan gelişim aşamasındaki neredeyse tüm uygarlıkların, büyük-ölçekli uzay-kolonileştirmelerine girişip, varlıklarının diğer teknolojik uygarlıklar tarafından fark edilmesini sağlayan bir noktaya varmalarını engelleyen büyük bir olasılıksızlık bulunduğu anlamına gelir. Örneğin, teknolojik açıdan yeterince gelişkin uygarlıklar, soylarının tükenmesine neden olan bir teknoloji –belki çok güçlü bir silah teknolojisi– keşfediyor olabilir.

Bu senaryoya az sonra döneceğim, ama önce, uzaylıların yaygın bir şekilde var olduğu, ancak onları göremediğimiz şeklindeki başka bir kuramsal olasılıkla ilgili birkaç şey söylemek istiyorum. Bunun muhtemel olmadığını düşünüyorum, zira eğer herhangi sayıda uzaylı var olsaydı, en azından bir türün halihazırda tüm galaksi boyunca yayılmış olacağını düşünmek makuldür. Ancak henüz hiç kimseyle karşılaşmadık.

Akıllı bir türün uzayı nasıl kolonileştireceğiyle ilgili çeşitli tasarılar önerilmiştir. “İnsanlı” uzay araçları fırlatabilirler ve bunlar kendi güneş sistemlerindeki gezegenlerden başlayıp daha uzak noktalara doğru ilerleyerek, koloniler kurup, yeni gezegenleri “dünyalaştırırlar”.

Fakat benim fikrime göre çok daha olası olan, matematik ve bilim alanındaki birçok başarısının arasında evrensel inşacı kavramının geliştirilmesi de bulunan, Macaristan doğumlu deha John von Neumann’a ithafen isimlendirilmiş, “von Neumann sondaları” vasıtasıyla gerçekleştirilecek kolonileştirmedir. von Neumann sondaları, yıldızlararası yolculuk yetisine sahip, yapay zekâ tarafından kontrol edilen, kendi kendine çoğalabilen, insansız uzay araçlarıdır. Sondalar, bir gezegene (veya bir aya veya bir göktaşına) iner ve burada, belki nanoteknolojinin gelişkin biçimlerini kullanarak, kendisine ait birçok kopya oluşturmak için hammadde çıkarırlar. Bu kopyalar daha sonra farklı yönlere fırlatılır ve böylece çoğalarak devam edecek bir kolonileştirme dalgası başlatılmış olur[3]. Galaksimiz 100.000 ışık yılı uzunluğundadır. Eğer sondalar ışık hızının onda biri hızında yolculuk etme yetisine sahipseler, galakside bulunan tüm gezegenler (sondanın bir kaynak alanına inişi, gerekli altyapıyı inşa etmesi ile yavru sondaları üretmesi arasında bulunacak olan başlatma sürecine ait süreler de dahil olmak üzere) birkaç milyon yıl içerisinde kolonileştirilebilir. Sondaların hızının, ışık hızının %1’iyle sınırlı olduğu durumdaysa, kolonileştirme yirmi milyon yıl kadar sürebilir. Kesin sayılar çok önemli değildir, zira zeki yaşamın sıfırdan evrimleşmesi için gereken astronomik zaman ölçeklerine (milyarlarca yıl) kıyasla her hâlükârda çok kısa sürelerdir.

Eğer von Neumann sondaları inşa etmek zor bir iş gibi göründüyse – evet, gerçekten de öyledir; ancak bunu NASA veya Avrupa Uzay Ajansı’nın hemen bugün üzerinde çalışmaya başlaması gereken bir öneri olarak getirmiyoruz. Daha ziyade, gelecekteki çok gelişkin teknolojilerle neler başarılabileceğini düşünüyoruz. Bizler, önümüzdeki onyıllar, yüzyıllar veya binyıllar içerisinde von Neumann sondaları inşa edebiliriz – bu zaman ölçekleri, bir gezegenin yaşam süresiyle kıyaslandığında bir göz kırpma süresi kadar kısadır. Daha yarım yüzyıl öncesine kadar uzay yolcuğunun bilim kurgu olduğunu göz önünde bulundurursak, bir şeyin teknolojik olarak sonsuza kadar yapılamaz olacağını iddia etme konusunda, kesin bir fiziksel kısıtlama ile çelişmediği sürece, son derece ihtiyatlı davranmamız gerektiğini düşünüyorum. Erken uzay sondalarımız daha şimdiden uzaklarda: Örneğin Voyager 1, halihazırda güneş sistemimizi terk etmiş durumda.

Gelişkin teknolojik bir uygarlık görece kısa bir içerisinde tüm galaksiye (ve ardından da komşu galaksilere) yayılabilecek olsa dahi, yine de bunu yapmayı tercih edip etmeyecekleri düşünülebilir. Belki gezegenlerinde kalıp, doğayla uyum içerisinde yaşamayı da tercih edebilirler. Bununla birlikte, bu yaklaşımı büyük sessizliğin görece zayıf açıklamalarından biri yapan birkaç nokta bulunmaktadır.

  • Birincisi, Yeryüzü’ndeki yaşam, mümkün olan her yere yayılma konusunda güçlü bir eğilim sergiler. Yaşam, gezegenimizde, kendisini destekleyebilecek her kuytuya, her köşeye yayılmıştır: Doğu, Batı, Kuzey ve Güneye; kara, hava ve suya; çöl, tropikler ve kutup buzullarına; yeraltı kayalarına, hidrotermal bacalara ve radyoaktif atık çöplüklerine; canlıların bedenleri içerisinde yaşayan canlılar dahi vardır. Bu görgül bulgular elbette ki temel evrim kuramı kapsamında karşılaşılması beklenecek olgularla tamamen uyum içerisindedir.
  • İkincisi, özellikle kendi türümüzü göz önünde bulundurduğumuzda, yine gezegenin her parçasına yayıldığını, hatta devasa giderler pahasına, uluslararası uzay istasyonu sayesinde uzayda dahi varlığını tesis ettiğini görmekteyiz.
  • Üçüncüsü, uzaya görece düşük maliyetlerle çıkabilecek gelişkin bir uygarlığın, bunu gerçekleştirmesi için aşikâr bir neden bulunmaktadır: Uzay, kaynakların çoğunun bulunduğu yerdir. Kara, mineraller, enerji, negentropi ve madde, herhangi bir ana gezegende sınırlı olmasına rağmen, burada bol miktarda bulunur. Bu kaynaklar, genişlemekte olan nüfusu desteklemek ve dev tapınaklar veya süperbilgisayarlar veya uygarlığın değer verdiği yapılar her ne ise, bunları inşa etmek için kullanılabilir halde beklemektedir.
  • Dördüncüsü, gelişkin uygarlıkların bir kısmı, başlangıçta yayılmacı olmasalar dahi, yüz yıl sonra veya elli bin yıl sonra fikirleri değişebilir – bu önemsiz ölçüde kısa bir gecikmedir.
  • Beşincisi, gelişkin uygarlıkların bir kısmı, sonsuza kadar yayılmacı olmamayı tercih etse dahi, bu, bir yerlerde, biz zamanda tercihini kolonileştirme süreçleri yönünde kullanmış en azından bir uygarlık bulunduğu sürece önemsizdir: Bu yayılmacı uygarlığın sondaları, kolonileri veya nesilleri sonunda galaksiyi kaplayacaktır. Yalnızca tek yayılmacı uygarlığın evreni kolonileştirmeye başlaması yeterlidir; tıpkı ateş yakmak için tek kibritin yeterli olması gibi.

Tüm bu nedenlerle, galaksinin zeki yaşamla dolup taşıyor olması ve herhangi bir tanesiyle karşılaşmamış olmamızın nedeninin kendilerini ana gezegenlerine kapatmaları olması olasılık dışı görünmektedir. Şimdi, evrenin gelişkin uygarlıklarla kaynıyor olması ve her birinin kendisini bizim görüş alanımızın dışında tutmaya çalışmasıyla ilgili senaryolar kurgulamak elbette mümkündür. Belki bizim varlığımızdan haberdar, gelişkin uygarlıklardan oluşan gizli bir topluluk vardır, ancak kulüplerine kabul edilecek kadar olgunlaşıncaya kadar bizimle iletişim kurmamaya karar vermişlerdir. Belki hayvanat bahçesindeki hayvanlar gibi, bizi gözlemliyorlardır. Bu olasılığı nasıl kesin bir şekilde eleyebileceğimizi bilemiyorum. Ancak Fermi’nin sorusuna verilebilecek daha makul olduğunu düşündüğüm cevaplara odaklanmak için, makalenin geri kalan kısmında bunu bir tarafa bırakacağım.

Kaygı verici hipotezlerden biri, Büyük Filtre’nin yeterince gelişkin teknolojik uygarlıkların neredeyse tümünde ortak olan yıkıcı eğilimlerden kaynaklanıyor olduğu şeklindedir. Tarih boyuncaki tüm büyük uygarlıklar çökmüştür – Roma İmparatorluğu, bir zamanlar orta Amerika’da serpilmiş olan Maya uygarlığı ve daha birçokları. Bununla birlikte, eninde sonunda ortaya çıkıp, uzayı kolonileştirecek bir uygarlığı yalnızca birkaç yüz yıl veya birkaç bin yıl geciktirecek türde bir toplumsal çöküş, başka bir gezegenden bu türden bir uygarlığın bizi şimdiye kadar hiç ziyaret etmemiş olmasının açıklanmasına yardımcı olmaz. Bin yıl, bir bireye uzun bir süre gibi geliyor olabilir, ancak bu bağlamda bir göz kırpma süresidir. Yeryüzü’nden milyarlarca yıl daha yaşlı olan gezegenler vardır. Bu gezegenler üzerindeki zeki türlerin, tekrar edecek toplumsal ya da ekolojik çöküşleri atlatmak için yeterli zamanları olmuştur. Başarılı olana dek binlerce kez başarısız olmuş olsalar dahi, buraya yüz milyonlarca yıl önce ulaşabilirlerdi.

Etkili bir Büyük Filtre oluşturabilmek için, ben, dönüşü olmayan küresel bir felaket fikrini ileri sürüyorum: Bir varoluşsal felaket. Bir varoluşsal risk, olumsuz sonuçlandığı takdirde Yeryüzü kaynaklı zeki yaşamı tamamen ortadan kaldıracak veya gelecekteki gelişim potansiyelini kalıcı ve şiddetli bir şekilde düşürecek türden bir risktir. Birtakım potansiyel varoluşsal riskleri belirlememiz mümkün: Bugün var olandan (belki gelecekteki bir silahlanma yarışı ile ortaya çıkacak) çok daha büyük stoklarla gerçekleşecek bir nükleer savaş; genetik olarak tasarlanmış bir süper-mikrop; çevresel bir felaket; göktaşı çarpması; belki nanoteknolojinin gelişkin biçimleri kullanılarak üretilmiş, gelecekteki güçlü silahlarla gerçekleştirilecek bir savaş veya terör eylemi; yıkıcı hedefleri bulunan bir süper-zeki genel yapay zekâ; yüksek enerjili fizik deneyleri; devrime karşı yeni gözetleme ve zihin kontrolü teknolojileriyle korunan, kalıcı bir Cesur-Yeni-Dünya-benzeri küresel totaliter rejim, gibi. Bunlar, literatürde tartışılan varoluşsal risklerin yalnızca bazılarıdır ve bunların birçoğunun ancak son on yıllarda kavramsallaştırıldığını göz önüne bulundurursak, henüz düşünmemiş olduğumuz başka varoluşsal risklerin olduğunu da varsaymak akla yatkındır.

Varoluşsal risklerin incelenmesi son derece önemli ancak oldukça ihmal edilmiş bir araştırma alanıdır. Ancak burada kendimizi tek bir noktaya değinmekle sınırlayalım. Bir varoluşsal riskin makul bir Büyük Filtre oluşturması için, bizim öznel olarak insanlığın yok olması konusunda ciddi bir olasılığa sahip olduğu yargısına varmamız yeterli değildir. Daha ziyade, neredeyse tüm gelişmiş uygarlıkları yok edeceği akla yatkın bir şekilde kabul edilebilecek türden bir risk olmalıdır. Söz gelimi, gök taşı çarpması ve süper volkan patlamaları gibi stokastik doğal felaketlerin birer Büyük Filtre adayı olmaları olası değildir, çünkü uygarlıkların büyük bir çoğunluğunu yok etmeleri durumunda dahi, bazı uygarlıkların şanslarının yaver gideceğini ve felaketten kurtulabileceklerini düşünebiliriz; ve bu şanslı uygarlıkların bir bölümü daha sonra evreni kolonileştirmeye devam edebilir. Büyük Filtre oluşturabilecek varoluşsal risklerin en muhtemel türü belki de teknolojik keşiflerin neden olacağı türden risklerdir. Şu türden bir teknoloji olabileceğini düşünmek zorlama olmaz: (a) yeterince gelişkin uygarlıkların neredeyse tamamı tarafından eninde sonunda keşfedilen ve (b) keşfinin neredeyse evrensel olarak varoluşsal bir felakete neden olduğu bir teknoloji.

Öyleyse Büyük Filtre nerededir? Ardımızda mı, değil mi?

Eğer Büyük Filtre ardımızda kalmadıysa, onunla yine de yüzleşmek zorunda kalacağız. Eğer neredeyse tüm zeki türlerin uzay kolonileştirme teknolojilerine hâkim olamadan soylarının tükendiği doğruysa, bizim gelişim seviyemizdeki diğer türlerin çoğundan daha şanslı olduğumuzu düşünmemiz ortada için herhangi bir neden olmadığından, kendi türümüzün de teknolojik olgunluğa erişemeden soyunun tükeneceğini sonucuna varabiliriz. Eğer Büyük Filtre önümüzdeyse, galaksiyi kolonileştirmeyle ilgili tüm umutlarımızı unutabiliriz; ve maceramızın yakında, veya her halükarda zamansızca sona ereceğinden kaygılanmamız gerekir. Bu nedenle umalım ki, Büyük Filtre’yi ardımızda kalmış olsun.

Peki, tüm bunların Mars’ta yaşam bulmakla ne ilgisi var? Yaşamın Mars’ta (veya güneş sistemimizdeki bir diğer gezegende) bağımsız olarak evrimleştiğini keşfetmenin ne anlama geldiğini düşünelim. Bu keşif, yaşamın ortaya çıkışının olasılık dışı bir olay olmadığı anlamına gelecektir. Eğer kendi muhitimizde bağımsız olarak iki defa gerçekleştiyse, galaksi boyunca kesinlikle milyonlarca kez gerçekleşmiş olmalıdır. Bu, Büyük Filtre’nin gezegenlerin yaşamlarının erken dönemlerinde meydana gelme ihtimalinin daha düşük olduğu ve bu nedenle gelecekte olması ihtimalinin daha fazla olduğu anlamına gelir.

Mars toprağında veya kutup buzullarının altında birtakım çok basit yaşam biçimleri keşfedersek, bu Büyük Filtre’nin evrimin buradan sonraki aşamalarında bir yerlerde bulunduğu anlamına gelecektir. Bu kaygı verici olur, ancak bu durumda yine de Büyük Filtre’nin geçmişimizde bulunduğunu umut edebiliriz. Eğer bir tür çok hücreli organizma gibi daha gelişkin bir yaşam biçimi keşfedersek, bu, Büyük Filtre’nin bulunabileceği potansiyel konumları daha geniş ölçekte eleyecektir. Bu keşfin etkisi, olasılığın daha güçlü bir şekilde Büyük Filtre’nin ardımızda kalmış değil, önümüzde olduğu hipotezine doğru yaklaşması olacaktır. Ve eğer, bir tür omurgalı benzeri çok daha karmaşık birtakım yaşam biçimlerine ait fosiller keşfedersek, Büyük Filtre’nin önemli bölümünün önümüzde olması ihtimalinin çok büyük olduğu sonucuna varmak zorunda kalırız. Böyle bir keşif büyük bir hayal kırıklığı ve şimdiye dek bir gazeteye manşet olmuş, açık ara, en üzücü haber olacaktır.

Bununla beraber, keşif haberlerini gören birçok kişi sevinçten deliye dönecektir. Bu, keşfin ne anlama geldiğini anlamamış oldukları içindir. Eğer Büyük Filtre ardımızda değilse, karşımızdadır.

İşte bu nedenle, uzay sonralarımızın Mars’ta, Jüpiter’in uydusu Europa’da ve astronomlarımızın gözlerini çevirdikleri her tarafta ölü kayalar ve cansız kumlar keşfetmelerini umuyorum. Bu sayede insanlık için parlak bir gelecek umudu yaşamaya devam etmiş olur.

Şimdi, Yeryüzü’nün galakside zeki yaşamın evrimleştiği tek nokta olması inanılmaz bir tesadüf gibi görünebilir. Eğer burada –yakından incelediğimiz tek gezegende– ortaya çıktıysa, galakside henüz inceleme fırsatı bulamadığımız birçok gezegende daha ortaya çıkmış olması kesinlikle beklenebilir, öyle değil mi? Ancak bu itiraz bir yanılgı üzerine kuruludur: “Gözlem seçimi etkisi” adı verilen şeyi gözden kaçırır. Zeki yaşam ne kadar yaygın veya nadir de olsa, her gözlemcinin kendisini zeki yaşamın gerçekten de ortaya çıktığı bir konumda bulacağı kesindir. Yalnızca başarılı örnekler, kendi varlıklarını sorgulayan gözlemcilerin ortaya çıkmasına neden olacağı için, gezegenimize, tüm gezegenler arasından rastgele seçilmiş bir örnek olarak yaklaşmak hata olur. (Gezenimize, zeki yaşam doğuran gezegenler alt kümesi içerisinden rastgele bir örnek olarak yaklaşmak daha doğrudur: Bu, karmakarışık fikirler madeni içerisinden çıkarılabilecek akla yatkın elementlerden biri olan “antropik ilke”nin ham halidir.)

Bu nokta pek çok kişinin aklını karıştırdığı için, kısaca olsa da değinmek yerinde olur. İki farklı hipotezi ele alalım. Bunlardan biri, zeki yaşamın evriminin oldukça kolay olduğunu ve uygun olan tüm gezegenlerin önemli bir bölümünde ortaya çıktığını söylesin. Diğeri ise, zeki yaşam evriminin aşırı derecede zor olduğunu ve milyon milyar gezegen içerisinde belki bir defa ortaya çıkıyor olduğunu ileri sürsün. Elinizdeki kanıtlar ışığında akla yatkınlıklarını değerlendirmek için, kendinize şunu sormanız gerekir, “Bu hipotezler, gözlemlerimde ne göreceğimi öngörüyor?” Düşündüğünüzde, bu hipotezlerin her ikisinin de kendi uygarlığınızın zeki yaşamın evrimleşmiş olduğu bir yerden kaynaklandığını gözlemlemeniz gerektiğini öngördüğü açıktır. Zeki yaşamın evrimi, tüm gezegenlerin büyük bir bölümünde de ortaya çıkıyor, küçük bir bölümünde de ortaya çıkıyor olsa, tüm gözlemciler istisnasız bunu gözlemleyecektir. Gözlem seçimi etkisi, “bizimki” dediğimiz herhangi bir gezegenin bir başarı öyküsü olmasını garantiler. Ve evrendeki toplam gezegen sayısı, herhangi belli bir gezegende yaşamın ortaya çıkmasına ait düşük olasılığı telafi edecek kadar yüksek olduğu sürece, birkaç başarı öyküsünün varlığı şaşırtıcı değildir.

Ancak eğer bizler, galaksimizde ve hatta tüm gözlemlenebilir evren içerisinde, şimdiye dek evrimleşen tek zeki türsek –ki ben böyle olduğunu umuyorum– buradan hayatta kalma ihtimalimizin tehlike altında olmadığı sonucu çıkmaz. Yukarıdaki akıl yürütme çizgisindeki hiçbir nokta, Büyük Filtre’nin hem geçmişimizde hem de geleceğimizde bulunuyor olabileceğinin önüne geçmez. Belirli bir gezegende hem zeki yaşamın ortaya çıkışı aşırı derecede olasılık dışı olabilir hem de bir kez evrimleştikten sonra, zeki yaşamın uzayı kolonileştirecek kadar gelişkin hale gelmesi çok düşük olasılıklı olabilir.

Eğer Mars’ın gerçekten de çorak olduğu ortaya çıkarsa, Büyük Filtre’nin tamamının veya çoğunun geçmişimizde bulunduğu konusunda umutlanmak için bazı gerekçelerimiz olur. O halde, bir gün, bugün olduğumuz şeyden hayal edemeyeceğimiz kadar daha görkemli bir şeye dönüşmek için bir şansımız olabilir.

Bu senaryoda, bugüne kadarki tüm insanlık tarihi, önümüzde uzanan çağlara kıyasla yalnızca bir andır. Kadim Mezopotamya uygarlığından beri Yeryüzü’nü arşınlamış milyonlarca insanın tüm o zaferleri ve dertleri, henüz dünyaya dahi gelmemiş bir yaşam türünün doğum sancılarından başka bir şey değildir. Elbette daha şimdiden ufkumuza girmiş dönüştürücü teknolojilerle –genetik, nanoteknoloji, vesaire– ve bu teknolojileri ve henüz daha aklımıza bile gelmeyen diğerlerini mükemmelleştirmek ve uygulamak hâlâ önümüzde uzanmakta olan binlerce yılda insan doğasının ve insanlık koşullarının sonsuza dek değişmeden kalacağını düşünmek, naiflikte bir zirve olur. Ancak eğer hayatta kalır ve gelişirsek, bir tür post-insanlık biçimine ulaşmamız mümkündür.

İşte bu nedenle, gece göklerindeki sukutun altın ve dünya dışı yaşam aramasından hiçbir haber çıkmamasının, iyi haber olduğunu söyleyerek bitirmek istiyorum. Bunlar insanlık için parlak bir geleceğe işaret ediyor.

Bunların hiçbiri Mars’ı daha yakından inceleme planlarımızı iptal etmemiz için bir neden olduğu anlamına gelmiyor. Eğer kırmızı gezegenin şimdiye dek yaşama ev sahipliği yaptığı olduysa, bunu öğrenmemizde bir sakınca yok. Bu, kötü haber olabilir, ancak aynı zamanda, bize, her biri dikkate değer önem arz eden birer başlık olan, evrendeki yerimiz, gelecekten teknolojik beklentilerimiz, karşı karşıya olduğumuz varoluşsal riskler ve insan dönüşümüyle ilgili olasılıklar hakkında bir şeyler söyleyebilir.

Küçük ve az sonuç veren teknolojik ve bilimsel sorunlara her gün sarf ettiğimiz dikkatli ve sistematik çabaları bu tür büyük sorulara yönelttiğimizde ne tür içgörüler elde edebileceğimizi önceden kestirmek mümkün değildir. Şaşırtıcı argümanlar ve fikirler, orada öylece bizleri bekliyor olabilir. Bazıları o denli önemli pratik sonuçlara sahip olabilir ki, tüm önceliklerimizi baştan aşağı gözden geçirmek zorunda kalabiliriz. SETI programından elde edilecek en büyük fayda, belki de bu daha büyük meselelerin ele alınmasına teşvik etmesi olacaktır.

Zeki ve iddialı araştırmacıların konulara bu tür teşvikler beklemeden yönelmeleri kâğıt üzerinde mümkündür. Bununla birlikte, pahalı cihazlar bir araştırma alanına bilimsel statü ve saygınlık kazandırır. Akademisyenler, bu büyük sorulara üşüşen antika ve saplantılı tiplerden mümkün olduğunca uzak durmaya çalışmaktadır. İşin içine büyük teleskoplar, NASA uyduları ve karmaşık matematiksel veri analizleri karıştığında, dışarıdan bakan kişilerin, UFO-delileri ve diğer kaçıklara ait gelişigüzel söylemlerle, kendi çalışmaları arasındaki farkı ayırt etmeleri güçleşir. Uzaydan gelen herhangi bir sinyal olmayabilir, ancak antenlerini daha insani dalga boylarına göre ayarlamış olanların, insanların dünya dışı varlıklar aranmasına yönelik yaklaşımlarındaki toplumsal işaretlere ait sinyalleri alacakları kesindir. Bu tür toplumsal bir arka plan gürültüsü, aslına bakılırsa, birçok ciddi konudaki ilerlemenin önünde bulunan en büyük engeldir.

 

Notlar:

[1] Bu terimi Robin Hanson’a ait, buradakine benzer bir konunun işlendiği, “Büyük Filtre – Filtreden Geçmek Üzere Olabilir miyiz?” adlı makalesinden aldım. geri=>

[2] Sagan, C. (1995). “The abundance of life‐bearing planets.” Bioastronomy News 7(4): 1–4. geri=>

[3] Bu senaryo, Frank Tipler tarafından 1981 yılında ileri sürülmüştür. geri=>

 

Nick Bostrom, Oxford Üniversitesi bünyesinde bulunan İnsanlığın Geleceği Enstitüsü’nün {İng. Future of Humanity Institute} yöneticisidir. Bu ve daha birçok makalesine Nickbostrom.com‘dan ulaşabilirsiniz.

 

-oOo-