Matrix ve Metafizik: Matrix Gerçekse Bildiğimiz Her Şey Yanlış mıdır? (David J. Chalmers)

 

Metafizik olarak Matrix

 

Yazan: David J. Chalmers
Orijinal adı: The Matrix as Metaphysics
URL: http://consc.net/papers/matrix.html

 

Bu makale aslen The Matrix’in resmi sitesinin felsefe kısmı için yazılmış (2003) ve sonrasında (Christopher Grau editörlüğündeki) Filozoflar Matrix’i Araştırıyor adlı kitapta yayımlanmıştır. Makalenin büyük bir kısmı felsefe konusunda herhangi bir altyapısı bulunmayan bir okur kitlesi tarafından anlaşılabilecek şekilde yazılmıştır. Bu makalenin, aynı zamanda, epistemoloji, metafizik ve zihin felsefesindeki önemli sorunlar kapsamında ciddi bir felsefe çalışması olması da amaçlanmıştır. Makalenin sonunda bulunan “felsefi notlar” bölümünde, bu konularla olan bağlantılar daha açık bir şekilde ele alınmıştır.

 

1. Kavanozdaki Beyinler

The Matrix, eski bir felsefi öykünün bir versiyonudur: Kavanozdaki beyin. Bir bilim insanının laboratuvarındaki bir kavanoz içinde yüzmekte olan bedensiz bir beyin… Bilim insanı bu beynin, sıradan, bedeni olan bir beynin alacağı aynı türden girdiler ile uyarılmasını sağlamaktadır. Beyin bunu sağlamak için bir dünyaya ait dev bir bilgisayar simülasyonuna bağlanmıştır. Beynin hangi girdileri alacağını simülasyon belirlemektedir. Beyin çıktılar ürettiğinde, bunlar da simülasyona beslenmektedir. Bedeni olmamasına rağmen, beynin kendi iç durumu sıradan bir beyninki gibidir. Beynin bakış açısından, her şey aşağı yukarı size ve bana göründüğü gibidir.

kavanozdaki beyin
(görsel: Wikimedia/Was a bee/bilimVesaire)

Beyin son derece büyük bir yanılgı içinde gibi görünmektedir. Dünya hakkında çok çeşitli yanlış inançlar içindedir. Bedeni olduğunu düşünür, ancak bedeni yoktur. Açık havada yürüdüğünü düşünür, ancak aslında karanlık bir laboratuvardadır. Bir yerde olduğunu düşünür, ancak aslında tamamen farklı bir yerde olabilir. Belki Tucson’da olduğunu sanmaktadır, ancak aslında Avusturalya’da, hatta dış uzayda dahi olabilir.

Neo, The Matrix‘ın başlangıcında buna benzer bir durumdadır. Bir şehirde yaşadığını, saçları olduğunu, 1999 yılında olduğunu ve dışarıda havanın güneşli olduğunu düşünür. Gerçekte ise, uzayda süzülmektedir, saçı bulunmamaktadır, yıl 2199 civarlarındadır ve dünya, savaş nedeniyle karartılmıştır. Yukarıdaki kavanoz senaryosuyla bazı küçük farklar bulunur: Neo’nun beyni, bedeni içindedir, ve bilgisayar simülasyonu bir bilim insanı değil, makinalar tarafından kontrol edilmektedir. Ancak asıl detaylar neredeyse aynıdır. Neo, pratikte olarak kavanozdaki bir beyindir.

Bir matrix (küçük “m” ile), dünyaya ait yapay olarak tasarlanmış bir bilgisayar simülasyonudur diyelim. Böylece filmdeki Matrix, matrixlerin bir örneği olmuş olur. Ayrıca eğer biri, matrixten girdiler alan ve ona çıktılar gönderen bir bilişsel sisteme sahipse, bu kişi kavanozlanmıştır veya matrixtedir diyelim. Böylece, girişteki beyin kavanozlanmıştır diyebiliriz, ve Neo da öyle.

Uzay-zaman boyunca her bir parçacığı hesaplayarak dünyadaki tüm fiziği simüle eden bir matrix düşünebiliriz. (İleride, bu kurulumun farklılaşabileceği durumlara da göz atacağız.) Bir kavanozlanmış varlık, belirli bir simüle edilen beden ile ilişkilendirilmiş olacaktır. Bu beden simülasyon içinde duyumsal girdiler aldığında, kavanozlanmış bilişsel sistemin de aynı türden duyumsal girdiler almasını sağlayacak şekilde düzenlenmiş bir bağlantı kurulmuştur. Kavanozlanmış bilişsel sistem hareket çıktıları ürettiğinde, ilgili çıktılar, simüle edilen bedenin hareket organlarına iletilecektir.

Bir matrix olasılığı ortaya çıktığı anda bunu takip eden bir soru bulunur. Bir matrix içinde olmadığımı nasıl bilebilirim? Ne de olsa, bir kavanoz içinde yapısı tam olarak benimki gibi olan, matrixe bağlı, deneyimlerinin benim şu anki deneyimlerimden ayrıt edilemeyecek bir beyin mevcut olabilir. İçeriden, kavanozdaki bir beyin durumunda olmadığımı kesin olarak bilmemin bir yolu yoktur. Bu nedenle bir matrix içinde olmadığımdan emin olmamın bir yolu bulunmuyor görünmektedir.

Benim şu an ve öteden beri bir matrix içinde bulunuyor olduğum hipotezini Matrix Hipotezi olarak isimlendirelim. Matrix Hipotezi, eşdeğer şekilde, benim şimdi ve öteden beri kavanozlanmış olduğumu söylemektedir. Bu, benim Matrix içinde olduğumu söylemekle tam olarak eşdeğer değildir, çünkü Matrix, matrixlerin yalnızca özel bir versiyonudur. Şimdilik, insanların kimi zaman Matrix ve gerçek dünya arasında gidip gelmeleri gibi, filmdeki Matrix’e özel bazı zorlukları görmezden geleceğim. Bu meseleler bir tarafa, Matrix Hipotezini, basit bir şekilde benim daima Matrix içinde bulunmuş kişilerle aynı durumda olduğum şeklinde ifade edebiliriz.

Matrix Hipotezi, ciddiye alınması gereken bir hipotezdir. Nick Bostrom’un önerdiği gibi, evrenin tarihindeki varlıkların, dünyaların bütünsel simülasyonlarını oluşturmalarına izin verecek teknolojilerin evrimleşmesi imkânsız görünmemektedir. Gerçek dünyanın tek olmasına kıyasla, bu tür bilgisayar simülasyonları pekâlâ muazzam sayılarda olabilir. Eğer bu durum geçerliyse, matrix içindeki varlıkların sayısı, dışında bulunan varlıkların sayısından çok daha fazla olabilir. Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda, bir matrix içinde bulunuyor olma olasılığımızın, bulunmama olasılığımızdan fazla olduğu sonucuna varılabilir. Bu doğru olsa da olmasa da bir matrix içinde olmadığımızı kesin olarak bilemeyiz gibi görünmektedir.

Buradan ciddi sonuçlara ulaşılır. Benim kavanozlanmış karşılığım, büyük sanrılar içinde görünmektedir. Kendisinin Tucson’da olduğunu düşünür; bir masada oturup makale yazmakta olduğunu düşünür; bir bedene sahip olduğunu düşünür. Benzer şekilde, eğer ben kavanozlanmışsam, benim benzer inançlarım da yanlıştır. Eğer kavanozlanmışsam, gerçekten Tucson’da değilimdir, bir masada oturumuyorumdur ve bir bedenim dahi olmayabilir. Böylece, eğer kavanozlanmış olmadığımı bilmiyorsam, bu durumda Tucson’da olup olmadığımı, bir masada oturup oturmadığımı ve bir bedenim olup olmadığını bilemem.

Matrix Hipotezi, bildiğimi düşündüğüm neredeyse her şeyin altını oymaktadır. Bir kuşkucu hipotez gibi görünmektedir: Yani, eleyemeyeceğim ve eğer doğruysa, bildiğim her şeyin yanlışlanmasına neden olacak bir hipotez. Bir kuşkucu hipotezin varlığı, bu inançların hiçbirinin gerçek bilgi olarak sayılamayacağına neden olur gibi görünür. Bu inançlar, elbette doğru olabilir—kavanozlanmış olmayacak kadar şanslı olabilirim—ancak yanlış olabilecekleri olasılığını eleyemem. Bir kuşkucu hipotez, dolayısıyla, bu inançlar konusundaki bir kuşkuculuğa götürür: Bu düşüncelere inanabilirim, ancak onları bilemem.

Toparlamak gerekirse: Bir matrix içinde olmadığımı bilmiyorum. Eğer matrixteysem, muhtemelen Tucson’da değilim. Dolayısıyla eğer matrixte olup olmadığımı bilmiyorsam, bu durumda Tucson’da olup olmadığımı da bilemem. Dış dünya hakkındaki neredeyse her şey için bu durum geçerlidir.

 

2. Kavanozlanmayı gözden geçirmek

Kavanoz senaryosunun sıradan ele alınışı bu şekildedir. Bu yaklaşım aynı zamanda The Matrix‘in yaratıcıları tarafından da benimseniyor görünmektedir. Filmin DVD kutusunda, aşağıdakiler bulunur:

Algı: Gündelik dünyamız gerçektir.

Gerçeklik: Dünya, bizi kontrol eden mutlak güce sahip makinalar tarafından kurulmuş bir dolandırıcılık, incelikli bir aldatmacadır. Vay canına.

Bu bakış açısının doğru olmadığı kanısındayım. Ben, bir matrix içinde olsam dahi, dünyamın tam olarak gerçek olacağını düşünüyorum. Kavanozdaki bir beyin tamamen yanılgı içinde değildir (en azından öteden beri kavanoz içindeyse.) Neo, dış dünya hakkında tamamen yanlış inançlara sahip değildir. Daha ziyade, kavanozlanmış varlıklar, dünyaları hakkında büyük ölçüde doğru inançlara sahiptirler. Bu durumda Matrix Hipotezi, kuşkucu bir hipotez değildir ve bu olasılık bildiğimi düşündüğüm her şeyin yanlış olduğu anlamına gelmez.

Bu bakış açısının, filozoflar tarafından daha önce benimsendiği olmuştur. 18. yüzyıl filozoflarından George Berkeley’e göre gerçeklik, görünendir. (Morpheus’un dediklerini hatırlayın: “Gerçek olan nedir? Eğer hissedebildiklerin, kokusunu, tadını alabildiklerin ve görebildiklerin gerçekse, bu durumda gerçek olan, basitçe beynin tarafından yorumlanan elektrik sinyalleridir. “) Eğer bu bakış doğruysa, kavanozlanmış varlıklar tarafından algılanan dünya tamamen gerçektir: Doğru görüntülerin hepsine sahiptirler ve görünen gerçektir. Dolayısıyla bu bakış açısında, kavanozlanmış varlıklar dahi, dünya hakkında doğru inançlara sahiptir.

Ben de yakın zamanda, farklı nedenlerle olsa da kendimi benzer sonuçları benimserken buldum. Görünenin gerçeklik olduğu görüşünü akla yatkın bulmuyorum, bu nedenle de Berkeley’in akıl yürütmesinin arkasında değilim. Ve yakın zamana kadar, bana, kavanozlardaki beyinlerin büyük ölçüde yanlış inançlara sahip oldukları oldukça açık geliyordu. Şimdiyse, bunun doğru olmadığını gösteren bir akıl yürütme şekli bulunduğu fikrindeyim.

Yine de bir matrix içinde bulunuyor olma ihtimalinin elenemeyeceğini düşünüyorum. Ancak matrix içinde olsam dahi, yine de Tucson’da olduğum, masamın başında oturuyor olduğum vesaire kanısındayım. Bu nedenle matrix içinde bulunduğum hipotezi, kuşkucu bir hipotez değildir. Aynısı Neo için de geçerlidir. Filmin başında “saçı olduğunu” düşündüğünde, bu doğrudur. “Dışarısının güneşli olduğunu” düşündüğünde, bu doğrudur. Ve bunlar, elbette, kavanozdaki orijinal beyin için de geçerlidir. “Bir bedenim var” diye düşündüğünde, bu doğrudur. “Yürüyorum”, diye düşündüğünde, bu doğrudur.

Bu bakış açısı başlangıçta mantık dışı görünebilir. İlk bakışta bana oldukça mantıksız gelmişti. Bu nedenle, şimdi, beni bunun doğru olduğuna ikna eden akıl yürütme şeklini sunacağım.

 

3. Metafizik hipotezi

Benim kavanozlanmış olduğum hipotezinin bir kuşkucu hipotez değil, bir metafiziksel hipotez olduğunu tartışacağım. Yani bu, gerçekliğin altında yatan doğayla ilgili bir hipotezdir.

Fizik, makroskopik gerçekliğin altında yatan mikroskopik süreçlerle ilgiliyken, metafizik, gerçekliğin temel doğası ile ilgilidir. Bir metafiziksel hipotez, fiziğin kendisinin altında yatan gerçeklikle ilgili iddialara sahip olabilir. Alternatif olarak, zihinlerimizin doğası hakkında veya dünyamızın yaratılışı hakkında bir şeyler söyleyebilir.

Ben, Matrix Hipotezine bu üç ögenin tamamını içeren bir metafiziksel hipotez şeklinde yaklaşılması gerektiğini düşünüyorum. Zira, fiziğin altında yatan gerçeklikle ilgili, zihinlerimizin doğası ile ilgili ve dünyanın yaratılışı ile ilgili iddiaları bulunuyor.

Özellikle, Matrix Hipotezinin, aşağıdaki üç parçalı Metafizik Hipotezinin eşdeğeri olduğunu düşünüyorum. İlki, fiziksel süreçler, temelde bilgisayımsaldır [İng. computational]. İkincisi, bilişsel süreçlerimiz, fizik süreçlerden ayrıdır, ancak bu süreçlerle etkileşim halindedir. Üçüncüsü, fiziksel gerçeklik, fiziksel uzay-zamanın dışındaki varlıklar tarafından yaratılmıştır.

Önemli olan nokta, bu Metafizik Hipotezinin hiçbir açıdan kuşkucu olmamasıdır. Buradaki Metafizik Hipotezi, bize sıradan gerçekliğin altında yatan süreçleri anlatır, ancak bu, gerçekliğin var olmadığı anlamına gelmez. Bedenlerimiz, sandalyelerimiz ve masalarımızı yine de vardır; yalnızca, bunların doğaları düşündüğümüzden biraz farklıdır. Metafizik Hipotezi, bu bağlamda örneğin kuantum mekaniği içeren bir fiziksel hipoteze ile benzeşiktir. Hem fiziksel hipotez hem de metafiziksel hipotez, bize sandalyelerin altında yatan süreçleri anlatır. Bunlar, sandalyelerin var olmadığı anlamına gelmez. Daha ziyade, sandalyelerin aslında nasıl olduğunu açıklar.

Açıklamayı, Metafizik Hipotezinin her üç parçasını ayrı ayrı tanıtarak yapacağım. Bunlardan her birinin iç tutarlılığı olduğunu ve kesin olarak reddedilemeyeceklerini ileri süreceğim. Ayrıca, bunlardan hiçbirinin kuşkucu hipotezler olmadığını öne süreceğim: Yani, doğru oldukları durumda dahi, sıradan inançlarımızın çoğunun yine de doğru kaldığını. Aynısı, bu üç hipotezin birleşimi için de doğrudur. Bundan sonra da Matrix Hipotezinin, bu üçünün birleşimine eşdeğer olduğunu tartışacağım.

 

(1) Bilgisayım Hipotezi

Bilgisayım Hipotezi şunu söyler: Uzay-zamandaki mikrofiziksel süreçler, bunların altında yatan bilgisayımsal süreçler tarafından oluşturulur.

Bilgisayım Hipotezi

Bilgisayım Hipotezi, bildiğimiz fiziğin, gerçekliğin temel seviyesi olmadığını söyler. Tıpkı biyolojik süreçlerin altında kimyasal süreçlerin bulunması ve kimyasal süreçlerin altında mikrofiziksel süreçlerin bulunması gibi, mikrofiziksel süreçlerin altında da bulunan bir şeyler vardır. Kuarklar, elektronlar ve fotonlar seviyesinin altında, daha ileri bir seviye bulunur: Bit’ler seviyesi. Bu bitler, daha yüksek bir seviyede temel parçacıklar, kuvvetler, vesaire olarak düşündüğümüz süreçleri üreten, bilgisayımsal bir algoritma tarafından yönetilir.

Bilgisayım Hipotezi, bazı kimseler tarafından ciddiyetle karşılanmaktadır. Bunun en ünlü örneği, Edward Fredkin’in, evrenin, son tahlilde bir tür bilgisayar olduğunu ileri sürmüş olmasıdır. Daha yakın zamanda ise Stephen Wolfram bu fikri, kitabı A New Kind Of Science‘da [Yeni bir tür bilim] işlemiş ve temel seviyede fiziksel gerçekliğin aslında basit kurallar ile yönetilen, etkileşim halindeki bitlerden oluştuğu bir tür hücresel otomaton [İng. cellular automata] olduğunu ileri sürmüştür. Ayrıca bazı fizikçiler fizik yasalarının bilgisayımsal olarak ifade edilip edilemeyeceğini veya belirli bilgisayımsal prensiplerin sonuçları olarak görülüp görülemeyeceğini araştırmaktadır.

Gerçekliğin temel seviyesinin yalnızca bitler olmayacağı düşünülebilir: Bir bit yalnızca bir 0 veya bir 1’dir, ve gerçeklik sıfırlar ile birlerden oluşuyor olamaz. Bir bit, belki de yalnızca iki durum arasındaki “salt fark”tır ve yalnızca salt farklardan oluşan bir gerçeklik olamaz. Bitler, bunun yerine, daima normal bir bilgisayarda olduğu gibi daha basit durumlar üzerine uygulanıyor olmalıdır.

Bu itirazın doğru olup olmadığını bilmiyorum. “Salt bitler”den oluşan bir evrenin tamamen olasılık dışı olduğunu sanmıyorum. Fakat buradaki amacımız için bunun bir önemi yoktur. Bilgisayımsal seviyenin kendisinin, bilgisayımsal süreçlerin uygulanmış olduğu daha temel bir seviye tarafından oluşturulduğunu farz edebiliriz. Şu anki amacımız için, bu daha temel seviyenin ne olduğunun bir önemi yoktur. Önemli olan tek şey, mikrofiziksel süreçlerin, kendileri daha temel süreçlerden oluşan bilgisayımsal süreçler üzerine kurulu olduğudur. Buradan itibaren Bilgisayım Hipotezi dediğimde bunu kastedeceğim.

Bilgisayım Hipotezinin doğru olup olmadığını bilmiyorum. Ama yine, yanlış olduğunu da bilmiyorum. Hipotez, spekülatif olsa da tutarlıdır ve kesin olarak eleyemem.

Bilgisayım Hipotezi kuşkucu bir hipotez değildir. Eğer doğru ise elektronlar ve protonlar yine de vardır. Bu resimde, elektronlar ve protonlar, moleküllere benzeşiktir: Daha basit şeylerden oluşurlar, ancak yine de vardırlar. Benzer şekilde, eğer Bilgisayım Hipotezi doğru ise, masalar ve sandalyeler, ve makroskopik gerçeklik yine de vardır. Yalnızca temel gerçeklikleri düşündüğümüzden biraz daha farklıdır.

Buradaki durum kuantum mekaniği veya göreliliktekine benzeşiktir. Bunlar bizim dış dünyayla ilgili bazı “metafiziksel” inançlarımızı, yani dünyanın klasik parçacıklardan oluşuyor olduğu, veya mutlak bir zamanın var olduğu şeklindeki inançlarımızı değiştirmemize yol açmışlardır. Fakat birçok sıradan inancımız değişmeden kalır. Benzer şekilde, Bilgisayım Hipotezini kabul etmek, bazı metafiziksel inançlarımızı değiştirmemize yol açabilir: Örneğin elektronlar ve protonların temel olduğu gibi. Ancak birçok sıradan inancımız etkilenmeden kalır.

 

(2) Yaratılış Hipotezi

Yaratılış hipotezi şunu söyler: Fiziksel uzay-zaman ve içerdikleri, fiziksel uzay-zamanın dışında bulunan varlıklar tarafından yaratılmıştır.

Yaratılış hipotezi

Bu tanıdık bir hipotezdir. Bunun bir versiyonuna toplumumuzdaki birçok kişi ve belki de dünyanın çoğu tarafından inanılmaktadır. Bir kişi eğer dünyayı Tanrının yarattığına, ve Tanrının fiziksel uzay-zamanın dışında olduğuna inanıyorsa, bu kişi Yaratılış Hipotezine inanıyor demektir. Ancak kişinin Yaratılış Hipotezine inanıyor olması için Tanrıya inanıyor olması gerekmez. Dünyamız belki de “bir üst evrendeki” görece sıradan bir varlık tarafından, oradaki en yeni dünya-üretme teknolojisi kullanılarak yaratılmıştır. Eğer bu doğruysa, Yaratılış Hipotezi doğrudur.

Yaratılış hipotezinin doğru olup olmadığını bilmiyorum. Ancak kesin olarak yanlış olduğunu da bilmiyorum. Hipotezin tutarlı olduğu açıktır ve kesin olarak elenemez.

Yaratılış hipotezi, kuşkucu bir hipotez değildir. Doğru olsa dahi, sıradan inançlarımın çoğu yine de geçerlidir. Bu durumda yine de ellerim bulunur, yine Tucson’dayımdır vesaire. İnançlarımın bir kısmı belki yanlış çıkacaktır: Örneğin, ateistsem veya eğer tüm gerçekliğin Büyük Patlama ile başladığını düşünüyorsam. Ancak dış dünya ile ilgili gündelik inançlarımın doğru değişmeden kalır.

 

(3) Zihin-Beden Hipotezi

Zihin-Beden Hipotezi şunu söyler: Benim zihnim, şu an (ve öteden beri) fiziksel uzay-zamanın dışında kalan süreçler tarafından oluşturulmaktadır; girdilerini aralıksız olarak fiziksel uzay-zamandan almakta ve çıktılarını buraya göndermektedir.

Zihin-Beden Hipotezi

Zihin-Beden Hipotezi de oldukça tanıdıktır ve kendisine yaygınca inanılmaktadır. Descartes şuna benzer bir şey düşünmekteydi: Ona göre, fiziksel bedenlerimizle etkileşimde bulunan fiziksel olmayan zihinlerimiz vardı. Günümüzde hipoteze, Descartes’ın zamanında olduğundan daha nadir inanılmaktadır ancak yine de Zihin-Beden Hipotezini kabul eden pek çok kişi bulunur.

Zihin-Beden Hipotezi doğru olsa da olmasa da, tutarlı olduğu kesindir. Çağcıl bilim, hipotezin yanlış olduğuna işaret etme eğilimde olmasına rağmen, kesin olarak eleyemeyiz.

Zihin-Beden Hipotezi kuşkucu bir hipotez değildir. Zihnim fiziksel uzay-zamanın dışında olsa bile yine de bir bedenim bulunur, ve yine de Tucson’dayımdır vesaire. Bu hipotezi kabul etmek en fazla zihinlerimizle ilgili bazı metafiziksel inançları değiştirmemizi gerektirir. Dışsal gerçeklik hakkındaki sıradan düşüncelerimizin çoğu değişmeden kalır.

 

(4) Metafizik Hipotezi

Şimdi bu hipotezleri bir araya getirebiliriz. İlk olarak, bu üçünü birleştiren Birleşim Hipotezini ele alalım. Bu hipotez, fiziksel uzay-zaman ve içerdiklerinin, fiziksel uzay-zamanın dışındaki varlıklar tarafından yaratıldığını, mikrofoziksel süreçlerin bilgisayımsal süreçlerden meydana geldiğini, ve zihinlerimizin fiziksel uzay-zamanın dışında, ancak onunla etkileşim halinde olduğunu söyler.

Hipotezler tek başlarına ele alındıklarında olduğu gibi, Birleşim Hipotezi de tutarlıdır ve kesin olarak elenemez. Ve hipotezler tek başlarına ele alındıklarında olduğu gibi, kuşkucu bir hipotez değildir. Kabul edilmesi, bazı inançların değiştirilmesini gerektirebilir, ancak çoğunu olduğu gibi bırakacaktır.

Son olarak Metafizik Hipotezini (büyük M ile) ele alalım. Bu da, Birleşim Hipotezi gibi Yaratılış Hipotezi, Bilgisayım Hipotezi ve Zihin-Beden Hipotezini birleştirir. Ve Aynı zamanda şu daha özel iddiayı da ekler: Fiziksel uzay-zamanın altında yatan bilgisayımsal süreçler, yaratıcılar tarafından bir dünyanın simülasyonu olarak oluşturulmuştur.

(Metafiziksel Hipotezinin, aynı zamanda fiziksel uzay-zamanı oluşturan bilgisayımsal süreçlerin, daha geniş bir alanın bir parçası olduğunu ve yaratıcılar ile benim bilişsel sistemimin de bu alan içerisinde yer aldığını düşünmek yerinde olacaktır. Bu ilave, aşağıdakiler için zorunlu değildir, ancak Matrix Hipotezi hakkındaki en yaygın düşünme şekliyle örtüşür.)

Metafizik Hipotezi

Metafizik Hipotezi, Birleşim Hipotezinin, hipotezin çeşitli parçaları arasında bazı ilişkilerin kurulduğu, biraz daha özel bir versiyonudur. Ve yine, Metafizik Hipotezi tutarlı bir hipotezdir ve kesin olarak elenemez. Ve tekrar, kuşkucu bir hipotez değildir. Kabul edilse dahi, dış dünya hakkındaki sıradan inançlarımızın çoğu değişmeden kalır.

 

4. Metafiziksel bir hipotez olarak Matrix Hipotezi

Matrix Hipotezinin söylediği şeyi hatırlayalım: Ben, şu an (ve öteden beri) dünyaya ait yapay-olarak-tasarlanmış bir simülasyona girdiler veren ve ondan çıktılar alan bir bilişsel sisteme sahibim.

Matrix Hipotezinin, şu bağlamda Metafizik Hipotezine eşdeğer olduğunu tartışacağım: Metafizik Hipotezini kabul edersem, Matrix Hipotezini de kabul etmem gerekir, ve eğer Matrix Hipotezini kabul edersem, Metafizik Hipotezini de kabul etmem gerekir. Yani, bu iki hipotez, birbirini ima eder. Ve bu, kişinin, birini kabul ederse diğerini de kabul etmesi gerektiği anlamına gelir.

İlk olarak, Metafizik Hipotezinden, Matrix Hipotezine doğru gidelim. Zihin-Beden Hipotezi, benim şu an (ve öteden beri) fiziksel uzay-zamandaki süreçlerden girdiler alan ve buna çıktılar veren izole bir bilişsel sisteme sahip olduğumu ima eder. Bilgisayım Hipotezi ile birleştirildiğinde, benim bilişsel sistemimin, fiziksel uzay-zamanı oluşturan bilgisayım süreçlerinden girdiler aldığına ve buna çıktılar verdiğini ima eder. Yaratılış Hipotezi (Metafizik Hipotezinin geri kalanı ile birlikte) bu süreçlerin, dünyayı simüle edecek şekilde yapay olarak tasarlanmış olduğunu ima eder. Buradan, benim şu an (ve öteden beri) dünyanın yapay olarak tasarlanmış bir simülasyonuna girdiler veren ve bundan çıktılar alan izole bir bilişsel sisteme sahip olduğum sonucu çıkar. Bu, tam olarak Matrix Hipotezidir. Bu nedenle de, Metafizik Hipotezi, Matrix Hipotezini ima eder.

Diğer doğrultu da bununla yakından bağlantılıdır. Gündelik dille ifade etmek gerekirse: Matrix Hipotezini kabul edersem, görünürdeki gerçekliğin altında yatanın tam olarak Metafizik Hipotezinde belirtilen şekilde olduğunu kabul etmiş olurum. Benim, bu alandaki diğer varlıklar tarafından yaratılmış, fiziksel uzay-zaman ile nedensel olarak etkileşimde bulunan bilişsel sistemimi içeren bir alan mevcuttur. Metafizik Hipotezinin geçerli olması için, bunun geçerli olması gerekir. Eğer bu kabul ediliyorsa, aynı zamanda Yaratılış Hipotezi, Bilgisayım Hipotezi, Zihin-Beden Hipotezi ve bunlar arasındaki ilgili bağlantıların da kabul edilmesi gerekir.

Bu bir resim ile daha açık hale gelebilir. Matrix Hipotezine göre dünya aşağıdaki şekildedir:

Metafiziksel bir hipotez olarak Matrix Hipotezi

Dünyanın bu resmi, temel seviyede, yukarıda Metafizik Hipotezi ile verilen resmin tam olarak aynısıdır. Bu nedenle, eğer dünyanın Matrix Hipotezinde anlatılan şekli kabul ediliyorsa, Metafizik Hipotezinde anlatılan şeklinin de kabul edilmesi gerekir.

Çeşitli itirazlarda bulunulabilir. Örneğin, Matrix Hipotezinin, fiziksel süreçlere ait bir bilgisayar simülasyonu bulunduğunu ima ettiği kabul edilirken, bunun, (Metafizik Hipotezinde olanın aksine) fiziksel süreçlerin kendilerinin var olduğunu ima etmediği öne sürülebilir. Bu itirazı bölüm 6’da, ve diğerlerini bölüm 7’de tartışacağım. Ama şimdilik, Matrix Hipotezinin, Metafizik Hipotezini ima ettiğine ve tersinin de geçerli olduğuna dair güçlü bir savunma bulunduğu kabulü ile devam edeceğim.

 

5. Matrix’te yaşam

Eğer yukarıdakiler doğruysa, buradan Matrix Hipotezinin kuşkucu bir hipotez olmadığı sonucu çıkar. Eğer bunu kabul edersem, dış dünyanın var olmadığı veya bir bedene sahip olmadığım veya masalar ve sandalyelerin olmadığı veya Tucson’da olmadığım sonuçlarına ulaşmamam gerekir. Bunun yerine, fiziksel dünyanın, mikrofiziksel seviye altındaki bilgisayım tarafından oluşturulduğu sonucuna varmam gerekir. Masalar, sandalyeler ve bedenler mevcuttur: Bunlar temel olarak bitlerden ve bitleri oluşturan şeylerden oluşur. Bu dünya, başka varlıklar tarafından yaratılmıştır, yine de tamamen gerçektir. Zihnim fiziksel süreçlerden ayrıdır ve bunlarla etkileşim halindedir. Zihnim, bu varlıklar tarafından yaratılmamış ve bitlerden oluşmuyor olabilir, yine de bu bitlerle etkileşime girer.

Bunun sonucu, gerçekliğin temel doğasına ait karmaşık resimdir. Resim belki tuhaf ve şaşırtıcıdır ama özbeöz dış dünyaya ait resimdir. Eğer bir matrix içindeysek, dünya temel olarak bu şekildedir.

Matrix Hipotezini, bilgi çağının yaratılış efsanesi olarak düşünebiliriz. Eğer bu doğru ise, fiziksel dünya zorunlu olarak tanrılar tarafından değilse de, yaratılmıştır. Fiziksel dünyanın altında muazzam bir bilgisayım mevcuttur, ve yaratıcılar, bu dünyayı bu bilgisayımların uygulanması ile yaratmışlardır. Ve zihinlerimiz, bu yapıyla etkileşime giren bağımsız doğalarıyla, bu fiziksel yapının dışında kalır.

Sıradan yaratılış efsanelerinde bulunan sorunların çoğu burada da ortaya çıkmaktadır. Dünya ne zaman yaratılmıştır? Kesin konuşmak gerekirse, bizim zamanımız içerisinde yaratılmamıştır. Yaratıcılar simülasyonu, fosil kayıtlarının aynı kalacağı şekilde, MÖ 4004’te (veya 1999’da) başlatmış olabilir, ama simülasyonu Büyük Patlama ile başlatıp, olayların kendi hallerinde gelişmesine izin vermeleri çok daha kolay olacaktır.

(Matrix filminde, yaratıcılar, elbette, makinalardır. Bu filmin sıradan teolojik okumalarına ilginç bir yön katar. Film için çoğunlukla Neo’nun İsa, Morpheus’un Yahya, Cypher’ın Yehuda İskaryot, vesaire olduğu düşünülür. Ancak benim sağladığım okumada, Matrix’in tanrıları, makinalardır. Öyleyse, İsa figürü kimdir? Ajan Smith, elbette! Ne olsa Matrix’i, onu yok etmek isteyenlerden korumak için aşağı gönderilen, tanrıların soyundan olan odur. Ve ikinci filmde dirilmiştir de.)

Standart Zihin-Beden Hipotezinde bulunan sorunların çoğu burada da ortaya çıkmaktadır. Fiziksel-olmayan zihinlerimiz, var olmaya ne zaman başlamıştır? Bu, yeni kavanozlanmış bilişsel sistemlerin simülasyona ne zaman bağlandığıyla ilişkilidir (ve belki gebelik anında, veya belki doğum anında olabilir). Ölümden sonra bir yaşam var mıdır? Bu, simüle edilen bedenleri öldüğünde kavanozlanmış sistemlere ne olduğuna bağlıdır. Zihin ve beden ne şekilde etkileşime geçer? Fiziksel uzay ve zamanın dışında kalan nedensel bağlantılarla.

Bir matrix içinde olmasak dahi, bu akıl yürütme şeklinin bir versiyonunu matrix içinde bulunan diğer varlıklara genişletebiliriz. Bulundukları durumun ayırdına varıp, bir matrix içinde bulunduklarını kabul etseler dahi, dış dünya ile ilgili sıradan inançlarını reddetmemeleri gerekir. En fazla dünyalarının altında yatan doğa ile ilgili inançlarını değiştirebilirler: Dışsal nesnelerin bitlerden oluştuğunu vesaire kabul etmeleri gerekir. Bu varlıklar tamamen yanılgı içinde değildir: Dünyaları ile ilgili sıradan inançlarının çoğu doğrudur.

Ancak burada bazı şartlar bulunur. Diğer kişilerin zihinleriyle ilgili inançlar konusu düşünülebilir. Ben, arkadaşlarımın da bilinçli olduklarına inanıyorum: Ancak bir matrix içindeysem, bu doğru mudur? Filmde resmedilen Matrix içinde, bu inançlar büyük ölçüde sorunsuzdur. Bu bir çoklu-kavanoz matrixidir [İng. multi-vat matrix]: Algıladığım her arkadaşım için, dış gerçeklikte, muhtemelen bilinçli olan bir kavanozlanmış varlık mevcuttur. Kavanozlanmış olmayan, tamamen bilgisayımsal olan Ajan Smith gibi varlıklar bunun bir istisnası olabilir. Bu varlıkların bilinçli olup olmadıkları, bilgisayımın bilinçlilik için yeterli olup olmamasına bağlıdır. Bu sorun konusunda tarafsız kalacağım. Bu sorunu, algıladığımız tüm varlıkların kavanozlanmış olmaları gerektiğini Matrix Hipotezine dahil ederek aşabiliriz. Ancak bu gerekliliği dahil etmesek bile, bir matrixte olup olmamızdan bağımsız olarak diğer varlıkların bilinçli olup olmadıklarını bilmediğimiz gerçek hayattan çok daha kötü bir konuma düşmeyiz.

Aynı zamanda, uzak geçmiş ve uzak gelecekle ilgili inançlar hakkında da kaygı duyulabilir. Bilgisayar simülasyonu, Büyük Patlamadan, evrenin sonunda dek tüm uzay-zamanı kapsadığı sürece bunlar tehlike altında değildir. Bu, Metafizik Hipotezine dahildir ve bilgisayar simülasyonunun tüm dünyanın simülasyonu olması şartını koyarak Matrix Hipotezine dahil olmasını da sağlayabiliriz. Yakın geçmişte başlamış başka simülasyonlar da olabilir (belki filmdeki Matrix böyledir), ve çok kısa bir süre var olmuş başkaları da olabilir. Bu tür durumlarda, kavanozlanmış varlıklar, dünyalarının geçmişi ve/veya geleceği ile ilgili yanlış inançlara sahip olabilirler. Ancak simülasyon, bu varlıkların yaşam sürelerini kapsadığı sürece, çevrelerinin durumu konusunda çoğunlukla doğru inançlara sahip olmaları akla yatkındır.

Bir matrix içerindeki varlıklar, bazı açılardan yanılgı içinde olabilirler. Bu matrixin yaratıcıları, simüle edilmiş dünyada gerçekleşenlerin çoğunu kontrol ediyor ve bunlara müdahale ediyor olabilir. (Filmdeki Matrix de böyle olabilir, ancak burada yaratıcıların kontrolünün kapsamı çok net değildir.) Bu doğruysa, bu varlıkların olan biten üzerindeki etkileri düşündüklerinden çok daha az olabilir. Ancak aynı şey, matrix-dışı bir dünyadaki müdahaleci bir tanrı için de geçerlidir. Ayrıca Matrix Hipotezi, bu olasılığa imkân verse de, yaratıcıların dünyaya müdahale ediyor olduklarını ima etmez. Matrix Hipotezi, en kötü ihtimalle, matrix-dışı bir dünyadaki Yaratılış Hipotezi kadar kuşkucudur.

Bir matrixin sakinleri, gerçekliğin sandıklarından çok daha büyük olması konusunda da yanılgı içinde olabilir. Var olan şeylerin, kendi fiziksel evrenlerinden ibaret olduğunu düşünüyor olabilirler; oysa gerçekte, dünyada görebilme olasılıklarının bulunmadığı varlıklar ve nesneler de dahil olmak üzere çok daha fazlası mevcuttur. Ancak tekrar etmek gerekirse, bu tür bir kaygı, matrix-dışı bir dünya için de aynı şekilde geçerlidir. Örneğin kozmologlar ciddi şekilde evrenimizin, bir üstteki evrende bulunan bir karadelikten ibaret olabileceğini ve aslında dev bir evrenler ağacığının bulunuyor olabileceğini düşünmektedir. Bu durumda, dünya bizim sandığımızdan da çok daha büyük olabilir, ve hiçbir zaman görme olasılığımızın olmadığı varlıklar ve nesneler bulunuyor olabilir. Ancak ne olursa olsun, deneyimlemekte olduğumuz dünya tamamen gerçektir.

Önemli olan nokta—diğer zihinler, geçmiş ve gelecek, bizim dünya üzerindeki kontrol yetimiz, ve dünyanın kapsamı hakkındaki—bu kuşku kaynaklarından hiçbirinin, algılamakta olduğumuz dünyanın gerçekliği inancına herhangi bir gölge düşürmüyor olmasıdır. Bunları hiçbiri bizi, kavanoz hipotezinin yapması gerektiği düşülen şekilde, masalar ve sandalyeler gibi dış nesnelerin varlığından şüphe etmeye götürmez. Ve bu kaygıların hiçbiri matrix senaryosuna özellikle bağlı değildir. Diğer zihinlerin var olup olmadığı, geçmiş ve geleceğin var olup olmadığı, ve dünyalarımız üzerinde kontrolümüzün olup olmadığı konusunda, bir matrix içerisinde olup olmamamızdan bağımsız olarak kaygı duyulabilir. Eğer bu doğruysa, Matrix Hipotezi, çoğu zaman neden olduğu düşünülen apaçık kuşkulu meselelere neden olmaz.

Daha önce de belirttiğim gibi, aslında bir matrix içerisinde bulunuyor olmamız tamamen olasılık dışı değildir. Bunun kaygı verici bir fikir olduğu düşünülebilir. Ancak eğer ben haklıysam, bu düşünüldüğünden çok daha az kaygı vericidir. Bu türden bir matrix içerisinde olsak dahi, dünyamız düşündüğümüzden daha az gerçek değildir. Yalnızca şaşırtıcı bir temel doğaya sahiptir.

 

6. İtiraz: Simülasyon gerçeklik değildir

(Görece teknik olan bu bölümün atlanması büyük bir kayıp yaratmayacaktır.)

Yaygın bir itiraz şekli, bir simülasyonun, gerçeklikle aynı şey olmadığıdır. Matrix Hipotezi yalnızca fiziksel süreçlere ait bir simülasyon bulunduğunu ima eder. Buna karşılık, Metafizik Hipotezi fiziksel süreçlerin gerçekten var olduğunu ima etmektedir (bundan Bilgisayım Hipotezinde ve başka bir yerde açıkça bahsedilmiştir). Öyleyse, Matrix Hipotezi, Metafizik Hipotezini ima etmez. Bu bakış açısına göre, eğer ben bir matrix içerisindeysem, fiziksel süreçler gerçekten var değildir.

Yanıt: Benim sunduğum argüman, simülasyonun gerçeklikle aynı şey olduğu genel varsayımını gerektirmez. Argüman farklı bir şekilde işlemektedir. Ancak bu itiraz, Matrix Hipotezinin, Metafizik Hipotezini ima ediyor olması argümanını ayrıntılandırmamızı sağlayacaktır.

Bilgisayım Hipotezi tutarlı olduğu için, gerçek fiziksel süreçlerin altında bilgisayımsal bir seviyenin bulunuyor olmasının mümkün olduğu açıktır; buradaki süreçlerin de başka süreçlerle uygulanıyor olması mümkündür. Dolayısıyla, buradaki gerçekliği oluşturan bir tür bilgisayımsal sistem mevcuttur. Ancak itiraz eden kişi, bu noktada tüm bilgisayımsal sistemlerin eşdeğer yaratılmadığını savunacaktır. Bazı bilgisayımsal sistemlerin bu işe yarayan gerçek fiziksel süreçler ürettiğini söylemek, tamamının böyle olduğunu söylemek değildir. Belki bazıları yalnızca simülasyonlardan ibarettir. Öyleyse, Matrix Hipotezi gerçeklik yaratmayabilir.

Bu itirazı çürütmek için, iki ilkeye başvurabiliriz. Birinci ilke: Fiziksel uzay-zamanı simüle etmek için kullanılabilecek herhangi soyut bilgisayımların, gerçek fiziksel süreçlerin altında yatıyor olabilecek türden bilgisayımlar olduğudur. İkinci ilke: Fiziksel süreçlerin altında soyut bilgisayımların yatıyor olabileceği farz edildiğinde, tam olarak ne şekilde uygulanmış oldukları ilgisizdir. Daha özel olarak da uygulanmanın bir simülasyon olarak tasarlanmış olup olmadığı ilgisizdir. Buradan doğrudan sonuca ulaşılır.

İlk ilke üzerine: Soyut bilgisayımları, uygulanma şekillerinden ayırarak tamamen biçimsel şekilde ele alalım. Soyut bilgisayımların, fiziksel gerçekliğin bir simülasyonu olabilmesi için, gerçeklikteki her parçacığa karşılık gelen, her parçacığın evriminde denk gelen şekilde evrimleşen bilgisayımsal ögeleri bulunması gerekir (örneğin alanlar, dalgalar veya temel olan her ne varsa). Bu olduğunda, bilgisayımın, prensip olarak dünyamızın fiziğinin altında yatıyor olabilecek kadar zengin bir nedensel yapıya sahip olacağı kesinleşmiş olur. Fiziksel süreçlerin ince detaylarına karşı gelebilecek kadar ayrıntılı olduğu sürece, herhangi bir tür bilgisayım bu işi görür.

İkinci ilke üzerine: Soyut bilgisayımların fiziksel gerçekliğin altında yatabileceği varsayıldığında, bilgisayımların ne şekilde uygulandığı önemli değildir. Atomlar ve elektronlar seviyesinin altında yatan bir bilgisayımsal seviye keşfettiğimizi düşünelim. Bu keşiften sonra, bu bilgisayımsal seviyenin, daha temel süreçler üzerine kurulu olmaları mümkündür. Bu altta yatan süreçlerin neler olabileceği ile ilgili pek çok hipotez mevcuttur, ancak bunlardan hiçbiri özellikle ayrıcalıklı değildir, ve bunların hiçbiri, bizi, fiziksel süreçlerin bilgisayımsal seviye tarafından oluşturulduğu hipotezini reddetmeye götürmez. Yani, Bilgisayım Hipotezi, uygulanma-bağımsızdır: Doğru türde soyut bilgisayımlara sahip olduğumuz sürece, uygulanma şekilleri önemli değildir.

Özellikle de, bu uygulanma süreçlerinin yapay olarak yaratılıp yaratılmadığı, ve bir simülasyon olmalarının amaçlanıp amaçlanmadığı önemsizdir. Önemli olan süreçlerin kökeni değil, içsel doğasıdır. Ve içsel doğaları hakkında önemli olan nokta, doğru türden bilgisayımların uygulanacağı şekilde düzenlenmiş olmalarıdır. Şu halde uygulanmalarının arkasında yatan nedenin bir simülasyon olup olmaması, fiziksel gerçekliği oluşturup oluşturamayacakları ile ilgisizdir.

Uygulanma süreçleri üzerinde bir kısıt daha bulunur: Bizim deneyimlerimize doğru şekilde bağlanmış olmaları gerekir. Yani, bir nesnenin deneyimini geçirdiğimizde, bu nesnenin simülasyonu altında yatan süreçlerin, deneyimlerimizle doğru nedensel şekillerde bağlantılı olmaları gerekir. Bunun söz konusu olmadığı durumda , bu bilgisayımsal süreçlerin, algıladığımız fiziksel süreçlerin altında yatıyor olduğunu düşünmemiz için hiçbir neden olmayacaktır. Eğer hiç kimsenin bu şekilde bağlı olmadığı izole bir bilgisayar simülasyonu söz konusuysa, buna basitçe bir simülasyondur deriz. Ancak, Matrix Hipotezi içinde, hipotezin en doğal anlaşılma şeklinde, bizim algısal deneyimlerimize uygun bir bağlantı mevcuttur. Dolayısıyla bu noktada Matrix Hipoteziyle ilgili bir sorun bulunmaz.

Bu durumda, genel olarak bilgisayımsal süreçlerin fiziksel gerçekliğin altında yatıyor olabileceklerini, fiziksel gerçekliğin simülasyonu olabilecek herhangi soyut bilgisayımın bu işlevi yerine getirebileceğini, ve deneyimlerimizle doğru şekilde bağlı olduğu sürece bu bilgisayımların herhangi uygulanma şeklinin fiziksel gerçekliği oluşturabileceğini gördük. Matrix Hipotezinde, doğru türden soyut bilgisayımlarımız olduğu ve bunların deneyimlerimizle doğru şekilde bağlanmış olduğu kesindir. Bu nedenle, Matrix Hipotezi, Bilgisayımsal Hipotezin doğru olduğunu ve bilgisayar simülasyonlarının gerçek fiziksel süreçler oluşturduğunu ima eder.

 

7. Diğer itirazlar

Kavanozdaki bir beyine dışarıdan bakarken, onun yanılgı içerisinde bulunuyor olduğu hissinden kaçınmak güçtür. Bu his, kendisini ilgili birkaç itiraz şeklinde açığa çıkarır. Bunlar, yukarıdaki argümana doğrudan itirazlar değil, bundan çıkan sonuçlara olan itirazlardır.

kavanozdaki beyin

İtiraz 1: Kavanozdaki bir beyin, karanlık bir odada yalnız olmasına rağmen, kendisini açık havada yürüyor sanmaktadır. Yanılgı içerisinde olduğu kesindir!

Yanıt: Beyin odada yalnızdır. Ancak bu kişinin karanlık bir odada yalnız olduğunu ima etmez. Benzeştirme ile diyelim ki Descartes, bizlerin uzay-zamanın dışında bulunan, ektoplazmadan oluşan bedensiz zihinler olduğumuz konusunda haklıdır. Ben “açık havada yürüyorum” diye düşündüğümde, bir melek benim ektoplazmik zihnime bakar ve aslında açık havada olmadığını kaydeder. Peki ama, buradan benim düşüncemin yanlış olduğu sonucu çıkar mı? Muhtemelen çıkmaz: Ektoplazmik zihnim öyle olmasa da, ben açık havada olabilirim. Melek, benim yanlış bir inanç içerisinde olduğumu düşünmekle yanlış bir sonuca varmış olur. Benzer şekilde, bizlerin de kavanozlanmış varlığın yanlış bir inanca sahip olduğu sonucuna varmamamız gerekir. En azından, Kartezyen bir zihninkinden daha büyük bir yanılgı içerisinde değildir.

Burada çıkarılacak ders, zihinlerimizin yakın çevresi, çoğu inancımızın doğruluğula pekâlâ ilgisiz olabilir. Önemli olan, zihinlerimizin algısal girdiler ve motor çıktılarla bağlı olduğu süreçlerdir. Bunu kabul ettiğimiz anda, itiraz çöker.

 

İtiraz 2: Bir kavanozlanmış varlık, New York’ta olduğu ve Tucson’dan son derece uzak olduğu halde Tucson’da olduğunu düşünebilir. Bu inanç kesin bir şekilde yanılgıdır.

Yanıt: Kavanozlanmış varlığın “Tucson” kavramı, bizim Tucson olarak adlandırdığımız şeye gönderimde bulunmaz. Bunun yerine tamamen farklı bir şeye gönderimde bulunur: Buna Tucson* [Tucson yıldız] veya sanal Tucson diyelim. Bunu bir “sanal konum” olarak düşünebiliriz (buna birazdan döneceğiz). Varlık kendi kendisine “Ben Tucson’dayım” dediğinde, düşündüğü şey aslında Tucson*’da olduğudur, ve pekala Tucson*’da olabilir. Çünkü Tucson, Tucson* değildir; varlığın Tucson’da hiç bulunmamış olması, inancının doğru olup olmadığıyla ilgisizdir.

Şöyle kaba bir benzeştirme yapılabilir: Meslektaşım Terry’ye bakıyorum ve “bu Terry” diye düşünüyorum. Dünyanın başka bir yerinde, benim bir kopyam, Terry’nin bir kopyasına bakıyor. “Bu Terry” diye düşünüyor, ancak bu sırada gerçek Terry’ye bakmıyor. Onun bu inancı yanlış mıdır? Değil görünmektedir: Kopyamın “Terry” kavramı, Terry’ye değil, kendi kopya Terry*’ına gönderimde bulunmaktadır. Kopyam aslında Terry*’a bakmaktadır, bu nedenle de inancı doğrudur. Yukarıdaki örnek için de benzer bir durum söz konusudur.

 

İtiraz 3: Matrix’ten ayrılmadan önce, Neo saçı olduğunu düşünür. Ancak gerçekte saçı bulunmaz (kavanozdaki beden keldir). Bu inancın bir yanılgı olduğu kesindir.

Yanıt: Bu durum da bir öncekine benzemektedir. Neo’nun “saç” kavramı gerçek saça değil, bizim saç* (“sanal saç”) olarak isimlendirebileceğimiz bir şeye gönderimde bulunmaktadır. Neo’nun gerçek saça sahip olup olmadığı ile inancının doğru olup olmadığı ilgisizdir. Neo’nun sanal saçı gerçekten vardır, ve bu nedenle de haklıdır. Benzer şekilde filmdeki çocuklardan biri Neo’ya “Kaşık yok” dediğinde, onun kavramı sanal bir kaşığa gönderimde bulunmaktadır ve sanal bir kaşık aslında gerçekten vardır. Bu nedenle çocuk yanılmaktadır.

 

İtiraz 4: Kavanozlanmış varlıklar ne türden nesnelere gönderimde bulunmaktadır? Sanal saç, sanal Tucson vesaire nedir?

Yanıt: Bunların tamamı bilgisayımsal süreçlerden oluşan varlıklardır. Eğer ben kavanozlanmışsam, benim gönderimde bulunduğum nesnelerin tamamı (saç, Tucson, vesaire) bitlerden oluşmaktadır. Ve bir varlık kavanozlandıktan sonra gönderimde bulunduğu nesneler (saç*, Tucson*, vesaire) de benzer şekilde bitlerden oluşmaktadır. Kavanozlanmış varlık bilgisayarımdaki bir simülasyona bağlıysa, gönderimde bulunduğu nesneler bilgisayarımın içindeki bit örüntülerinden oluşmaktadır. Bunları sanal nesneler olarak adlandırabiliriz. Sana eller, el değildir (benim kavanozlanmamış olduğumu varsayarsak), ancak bilgisayarın içinde aynı şekilde mevcutturlar. Sanal Tucson, Tucson’da değildir, ancak bilgisayarımın içinde aynı şekilde mevcuttur.

 

İtiraz 5: Sanal ellerin, el olmadığını söylediniz. Bu, eğer matrixteysek gerçek ellerimiz olmadığı anlamına mı gelir?

Yanıt: Hayır. Eğer matrixin içinde değilsek, ancak başka biri içindeyse, onların “el” teriminin sanal ellere gönderimde bulunduğunu düşünmemiz gerekir; ancak bizim terimimiz böyle değildir. Ancak eğer matrix içindeysek, bizim “el” terimimiz, bitlerden meydana gelen bir şeye, ya da en azından bir üst dünyada bulunan kişiler tarafından sanal olarak ele alınacak bir şeye gönderimde bulunur. Yani, eğer matix içindeysek, gerçek eller bitlerden oluşmaktadır. Perspektifimizin matrixin içinde veya dışında bulunmasına bağlı olarak, şeyler oldukça farklı görünür ve kelimelerimiz farklı şeylere gönderimde bulunur.

Bu türden bir perspektif değişimi, matrix senaryosunu ele aldığımız sırada olağandır. Birinci-şahıs bakış açısından, bir matrix içinde bulunduğumuzu farz ederiz. Burada, bizim dünyamızdaki gerçek şeyler bitlerden oluşur; ancak “bir üst dünyada” bitlerden oluşmuyor olabilir. Üçüncü-şahıs perspektifinden, başka birinin bir matrix içinde bulunduğunu, ancak bizim bulunmadığımızı farz ederiz. Burada, bizim dünyamızdaki gerçek şeyler bitlerden oluşmamaktadır, ancak “bir alt dünyada” bitlerden oluşur. İlk bakış açısında, kelimelerimiz bilgisayımsal varlıklara gönderimde bulunur. İkinci bakış açısında ise, bizim kelimelerimiz değil, kavanozlanmış varlıkların kelimeleri bilgisayımsal varlıklara gönderimde bulunur.

 

İtiraz 6: Belirli bir sanal nesne, tam olarak hangi bit örüntüsüdür? Sonuçta, kesin bir küme belirlemenin imkânsız olduğu ortadadır.

Yanıt: Bu soru, şuna benzer: Kuantum dalga fonksiyonunun tam olarak neresi bu sandalyedir veya Arizona Üniversitesidir? Bu nesneler nihai olarak altlarında yatan bir kuantum dalga fonksiyonu tarafından oluşturulmaktadır, ancak bu mikro-seviye dalga fonksiyonunun sandalyedir veya üniversitedir diyebileceğimiz kesin bir bölümü olmayabilir. Sandalye ve üniversite, daha üst bir seviyede var olmaktadır. Benzer şekilde, eğer kavanozlanmışsak, mikro-seviye bilgisayımsal süreçlerin sandalyedir veya üniversitedir diyebileceğimiz kesin bir kümesi bulunmayabilir. Bunlar daha üst bir seviyede var olur. Ve eğer bir başkası kavanozlanmış ise, gönderimde bulundukları nesnelere ait, bilgisayar simülasyonu içerisinde bulunan kesin kümeler olmayabilir. Ancak tıpkı sandalyelerin, dalga fonksiyonunun belirli bir bölümü olmadan var olmaları gibi, sanal bir sandalye, belirli bir bit kümesi olmadan var olabilir.

 

İtiraz 7: Kavanozlanmış varlıklar, eylemlerde bulunduklarını ve arkadaşları olduğunu düşünür. Bu inançlar doğru mudur?

Yanıt: Varlıklar eylem*’lar gerçekleştirirler ve onların arkadaş*’ları vardır. Ancak çeşitli nedenlerle, “eylem” veya “arkadaş” gibi kelimelerin, “Tucson” ve “saç” gibi kelimeler kadar kolay anlam değiştiremeyeceklerini düşünüyorum. Bunun yerine, sanırım, kavanozlanmış varlıkların eylemlerde bulunduklarını ve arkadaşları olduğunu söylemek doğru olacaktır. Daha net olmak gerekirse, kendi çevrelerinde eylemlerde bulunurlar ve çevreleri bizim çevremiz değil, sanal bir çevredir. Ve arkadaşları da benzer şekilde sanal bir çevrede yaşamaktadır (bir çoklu-kavanoz matrixinde olduğunu veya bilgisayımın bilinçli olabileceğini varsayarsak). Fakat kavanozlanmış varlık bu anlamda hatalı değildir.

 

İtiraz 8: Bu teknik başlıkları bir tarafa bırakalım. Eğer bir matrix içindeysek, dünyanın hiç de düşündüğümüz gibi olmayacağı ortadadır!

Yanıt: Ben bunu reddediyorum. Bir matrix içinde olsak bile, yine de insanlar, futbol maçları vardır ve parçacıklar, uzay-zaman içerisinde tam olarak olduklarını düşündüğümüz şekilde düzenlenmişlerdir. Bu, yalnızca dünyanın, bizim ilk kavrayışımızın ötesine uzanan bir doğası olduğu anlamına gelir. Daha özel olarak, dünyadaki şeyler, bizim önceden düşünmemiş olduğumuz bir şekilde, bilgisayımsal olarak gerçekleşiyor demektir. Ancak bu, bizim olağan inançlarımız ile çelişki içinde değildir. En fazla, birkaç görece soyut metafiziksel inancımızla çelişir. Fakat bunun aynısı kuantum mekaniği, görelilik kuramı, vesaire için de geçerlidir.

Eğer bir matrix içindeysek, yanlış inançlara sahip olmayabiliriz, ancak sahip olmadığımız birçok bilgi söz konusudur. Örneğin, evrenin bilgisayımsal olarak gerçekleştiğini bilmiyoruzdur. Bir matrix içinde olmasak dahi, gerçekliğin temel doğası hakkında bilmediğimiz birçok şey pekâlâ olabilir. Bizler her şeyi bilen yaratıklar değiliz ve dünya hakkındaki bilgilerimiz en iyi ihtimalle kısmidir. Dünyada yaşayan bir yaratığın durumu temel olarak budur.

 

8. Diğer kuşkucu hipotezler

Matrix Hipotezi geleneksel “kuşkucu” hipotez örneklerinden biridir ve tek örnek değildir. Diğer kuşkucu hipotezler, Matrix Hipotezi kadar doğrudan değildir. Yine de, çoğu için benzer akıl yürütme çizgilerinin geçerli olduğu kanısındayım. Özellikle, bu kuşkucu hipotezlerin çoğunun evrensel kuşkucu hipotezler olmadığı ileri sürülebilir: Yani, doğru olmaları durumu, fiziksel dünya hakkındaki görgül [ampirik] inançlarımızın tamamını geçersiz kılmaz. Çoğu, en fazla, birtakım görgül inançlarımızı geçersiz kılan, ancak çoğunu olduğu gibi bırakan, kısmi kuşkucu hipotezlerdir.

 

Yeni Matrix Hipotezi: Tüm anılarımla birlikte yakın zamanda yaratıldım ve yeni-yaratılan bir matrixe yerleştirildim.

Ya hem ben, hem de matrix yalnızca kısa bir süredir varsak? Bu hipotez, Bertrand Russel’a ait Yakın Zamanlı Yaratılış Hipotezinin [literatürdeki adıyla, Beş Dakika Hipotezi] bilgisayımsal halidir: Fiziksel dünya (fosil kayıtları aynı kalacak şekilde) yakın bir zamanda yaratılmış ve ben de (anılarım aynı olacak şeklide) yakın zamanda yaratılmışımdır. Bu hipotezde, algıladığım dış dünya gerçekten vardır ve mevcut durumu hakkındaki inançlarımın çoğu makul bir şekilde doğrudur, ancak geçmişle ilgili pek çok yanlış inanca sahibimdir. Aynı şeylerin Yeni Matrix Hipotezi için de söylenebileceği kanısındayım. Yeni Matrix Hipotezinin, yukarıda tartışıldığı şekilde, Metafizik Hipotezi ile Yakın Zamanlı Yaratılış Hipotezinin bir birleşimi olduğu ileri sürülebilir. Bu birleşim, (geçmişle ilgili inançlar söz konusu olduğunda kısmi bir kuşkucu hipotez olmasına rağmen) evrensel bir kuşkucu hipotez değildir. Aynı şey Yeni Matrix Hipotezi için de geçerlidir.

 

Yakın Zamanlı Matrix Hipotezi: Hayatımın çoğunda kavanozlanmış değildim, ancak yakın zamanda matrixe bağlandım.

Eğer farkında olmadan yakın zamanda matrixe yerleştirildiysem, mevcut çevremle ilgili inançlarımın çoğu yanlış demektir. Birinin beni daha dün bir simülasyona yerleştirdiğini ve bu simülasyon içindeyken Las Vegas’a gittiğimi ve bir kumarhanede kumar oynadığımı varsayalım. Bu durumda şu an Las Vegas’ta, bir kumarhanede olduğumu düşünüyorum ama bu inançlarım yanlış: Aslında Tucson’daki bir laboratuvardayım.

Bu sonuç, uzun-vadeli matrixten oldukça farklıdır. Buradaki fark, benim dış dünya kavrayışımın, hayatımın çoğunu geçirmiş olduğum dış gerçekliğe bağlı olmasından kaynaklanır. Eğer hayatım boyunca kavanozlanmış olsaydım, kavrayışım, bilgisayımsal olarak oluşturulmuş gerçekliğe bağlı olacaktı. Ancak eğer daha dün kavanozlandıysam, kavrayışım dış gerçekliğe bağlıdır. Bu durumda Las Vegas’ta olduğumu düşündüğümde, dışsal Las Vegas’ı düşünürüm ve bu düşünce yanlıştır.

Bu yine de benim dış dünyayla ilgili tüm inançlarımı geçersiz hale getirmez. Sydney’de doğduğuma, okyanuslarda su bulunduğuna vesaire inanırım ve bu inançlarımın tamamı doğrudur. Yalnızca yakın zamanda edindiğim inançlar, simüle edilen çevreden kaynaklı bir şekilde yanlış olacaktır. Dolayısıyla bu, yalnızca kısmi bir kuşkucu hipotezdir: Olasılığı görgül inançlarımızın bir altkümesini şüpheli hale getirir, ancak tamamına gölge düşürmez.

Yakın Zamanlı Matrix ve Yeni Matrix hipotezleri, benzer doğalarına rağmen ilginç bir şekilde karşıt sonuçlar vermektedir: Yakın Zamanlı Matrix Hipotezi, geçmiş hakkında doğru ancak şimdi hakkında yanlış inançlara götürür; diğer taraftan Yeni Matrix Hipotezi geçmiş hakkında yanlış ve şimdi hakkında doğru inançlara neden olur. Bu farkların nedeni, Yakın Zamanlı Matrix Hipotezinde, Yeni Matrix Hipotezinde bir karşılığı olmayan, inançlarımın işaret edeceği gerçek bir geçmiş var oluşa sahip olmam ve geçmişteki gerçekliğin düşüncelerimin içeriğinin temellenmesinde rol oynadığı gerçeğine dayanır.

 

Yerel Matrix Hipotezi: Dünyaya ait sabit, yerel bir bilgisayar simülasyonuna bağlıyım.

Bunu gerçekleştirmenin bir yolu, bir bilgisayarın dünyanın küçük, sabit bir çevresini simüle etmesi, ve simülasyondaki öznelerin bu bölgeyi terk etmeye kalktıklarında bir tür engelle karşılaşmalarıdır. Örneğin, 13. Kat isimli filmde, yalnızca California simüle edilmiştir; özne, arabayla Nevada’ya gitmeye çalıştığında, yolda “Yol çalışması nedeniyle kapalı” yazısıyla karşılaşır (ve ayrıca uzaktaki birtakım soluk yeşil elektronik dağlarla!) Elbette bu bir matrix yaratmanın en iyi şekli değildir, zira öznelerin, dünyalarına ait sınırları keşfetme olasılıklarını artırır.

Bu hipotez, yaratıcıların fiziksel dünyanın yalnızca küçük bir kısmını yarattığı, Yerel Yaratılış Hipotezi ile benzeşiktir. Bu hipotez altında yakın mesafede gerçekleşen meseleler hakkında doğru, yerelliğimizden uzak olanlar için ise yanlış inançlara sahip oluruz. Her zamanki akıl yürütme ile, Yerel Matrix Hipotezi, Metafizik Hipotezi ile Yerel Yaratılış Hipotezinin bir birleşimi olarak görülebilir. Dolayısıyla bunun hakkında da aynı şeyler söylenebilir.

 

Genişletilebilir Yerel Matrix Hipotezi: Dünyadaki yerel bir bölgeye ait, öznenin hareketlerine göre gerektiğinde genişletilebilecek bir bilgisayar simülasyonuna bağlıyım.

Bu hipotez, sabit yerel bir matrixte bulunan aşikâr zorluklara sahip değildir. Burada yaratıcılar yerel bir çevreyi simüle eder ve gerektiği zaman bunu genişletebilir. Örneğin, şu an benim Tucson’daki evimin odalarından birini simüle etmeye odaklanmış olabilirler. Başka bir odaya geçtiğimde, veya başka bir şehre yolculuk ettiğimde ise bunları simüle ederler. Elbette bu konumlara gittiğimde, bu konumların benim anılarımla ve inançlarımla makul seviyede uyuşmasını sağlamaları, ayrıca aradan geçen zaman içindeki evrimini de sağlamaları gerekir. Aynı durum tanıdığım veya yalnızca bildiğim kişilerle karşılaştığımda da geçerlidir. Simülasyon sahipleri, büyük olasılıkla dünyanın yerleşim bulunan konumlarıyla ilgili bir veri tabanı tutmakta, zaman ilerledikçe bu bilgileri güncellemekte ve gerekli olduğu durumda yeni detaylar oluşturmaktadır.

Bu tür bir simülasyon, sıradan bir matrixtekinden oldukça farklıdır. Bir matrixte, tüm dünya aynı anda simüle edilmektedir. Yüksek bir başlangıç maliyeti söz konusudur, ancak bir kez kurulup koşturulmaya başladığında, kendi kendini idame ettirebilecektir. Buna karşılık, genişletilebilir yerel matrixte, bir “son-anda” simülasyon söz konusudur. Bunun başlangıç maliyeti çok daha düşüktür ancak simülasyon evrimleştikçe daha fazla çalışma ve yaratıcılık gerektirir.

Bu hipotez, yaratıcıların yalnızca yerel bir fiziksel gerçeklik yarattığı ve gerektiğinde genişlettiği Genişletilebilir Yerel Yaratılış Hipotezi ile benzeşiktir. Burada dışsal gerçeklik mevcuttur ve yerel inançların çoğu geçerlidir, ancak yine, yerelliğimizden uzak olanlar yanlıştır. Bu hipotezi Metafizik Hipotezi ile birleştirirsek, sonuç Genişletilebilir Yerel Matrix Hipotezi olur. Dolayısıyla eğer genişletilebilir yerel bir matrixteysek, dışsal gerçeklik gerçekten vardır, ancak düşündüğümüz kadar fazla değildir. Elbette doğru yönde ilerlersem, daha fazlası var olabilir.

Bu durum Truman Şov‘u hatırlatır. Truman filmde kendisi ortamda bulunduğu sırada uygun şekilde hareket eden, ancak bulunmadığı sırada tamamen farklı davranıyor olabilecek aktörlerden ve dekorlardan oluşan yapay bir çevrede yaşamaktadır. Truman, mevcut çevresi hakkında birçok geçerli inanca sahiptir: Masalar ve sandalyeler karşısında gerçekten vardır, vesaire. Ancak mevcut çevresinin ve yerelliğinin ötesi hakkında son derece büyük bir yanılgı içerisindedir.

Truman Şov‘un rahatsız edici bir kuşkucu senaryo olduğu ancak The Matrix‘in çok daha kötü olduğunu düşünme eğilimi yaygındır. Ancak eğer ben haklıysam, bu durum tam tersinedir. Eğer bir matrix içindeysem, dış dünya hakkındaki inançlarımın çoğu doğrudur. Ancak eğer Truman Şov benzeri bir yerdeysem, inançlarımın çoğu yanlıştır. Düşününce bu bana doğru sonuç gibi görünüyor. Eğer şu an (ve öteden beri) bir matrix içinde olduğumuzu öğrenseydik bu şaşırtıcı olurdu ancak buna hızlıca alışırdık. Diğer taraftan şu an (ve öteden beri) Truman Şovda olduğumuzu öğrenseydik, pekâlâ aklımızı yitirebilirdik.

 

Makroskopik Matrix Hipotezi: Mikroskopik detayları olmayan, makroskopik bir matrixe bağlıyım.

Simülasyonu kolaylaştırmak için, bir matrixin yaratıcılarının düşük-seviye fiziği simüle etmekle uğraşmayacakları düşünülebilir. Bunun yerine yalnızca dünyadaki makroskopik nesnelerin ve özelliklerinin temsilini kullanabilirler: Örneğin, belirli bir şekli, konumu ve rengi olan, üzerinde belirli özelliklere sahip bir kitabın durduğu ve benzeri bir masa, gibi. Bu nesnelerin fiziksel olarak akla yatkın bir şekilde hareket etmeleri için çaba sarf etmeleri ve mikrofiziksel ölçümleri idare etmek için özel önlemler almaları gerekir; ancak bu şekilde makul bir simülasyon yaratılabileceği düşünülebilir.

Bu hipotezin, Makroskopik Dünya Hipotezi ile benzeşik olduğu kanısındayım: Mikrofiziksel süreç diye bir şey yok ve makroskopik nesneler, şekil, renk, konum ve benzeri özellikleriyle dünyada temel nesneler olarak mevcut. Bu, dünyamızın bu şekilde olabileceği tutarlı bir durumdur, ve gerçekliğin düşük seviyeleriyle ilgili yanlış inançlara neden olabilecek olmasına rağmen, evrensel bir kuşkucu hipotez değildir. Makroskopik Matrix Hipotezi, bu hipotez ile Metafizik Hipotezinin bir versiyonunun birleşimi olarak görülebilir. Bu nedenle bu da evrensel bir kuşkucu hipotez değildir.

Yukarıdaki farklı hipotezler farklı şekillerde birleştirilerek, örneğin, Yeni Yerel Makroskopik Matrix Hipotezi gibi farklı hipotezler elde edilebilir. Her zamanki şekilde, bunların tamamı fiziksel dünyayla ilgili uygun hipotezlerin benzerleri olarak ele alınabilir. Dolayısıyla bunların tamamı fiziksel bir gerçekliğin varlığıyla uyumludur ve hiçbiri evrensel kuşkucu hipotezler değildir.

 

Tanrı Hipotezi: Fiziksel gerçeklik Tanrının zihninde belirmektedir ve bizim kendi düşüncelerimiz ve algılarımız Tanrının zihnine bağlıdır.

Buna benzer bir hipotez George Berkeley tarafından dünyamızın aslında nasıl olabileceği ile ilgili olarak ileri sürülmüştür. Berkeley bunun gerçekliğin doğası hakkında metafiziksel bir hipotez olmasını amaçlamıştır. Diğer filozofların çoğu, bunun bir tür kuşkucu hipotez olduğu gerekçesiyle Berkeley ile hemfikir değildir. Eğer ben haklıysam, Berkeley gerçeğe daha yakındır. Tanrı Hipotezi, Matrix Hipotezinin, simülasyonun Tanrının zihninde uygulanmakta olduğu bir versiyonu olarak düşünülebilir. Eğer bu doğruysa, fiziksel süreçlerin gerçekten var olduğunu söylememiz gerekir; yalnızca en temel seviyede Tanrının zihnindeki süreçler tarafından oluşturulurlar.

 

Kötücül Bilim İnsanı Hipotezi: Bedensiz bir zihnim var ve kötücül bir bilim insanı, bana dış dünyanın görünüşünü sağlayan duyusal girdiler besliyor.

Bu René Descartes’ın klasik kuşkucu hipotezidir. Bununla ilgili ne söylenebilir? Bu, kötücül bilim insanının ne yaptığına bağlıdır. Eğer kötücül bilim insanı, hangi girdileri almam gerektiğini belirlemek üzere bütün bir dünyayı simüle ediyorsa, bu, Tanrı Hipotezinin bir versiyonu olur. Bu durumda fiziksel gerçekliğin var olduğunu ve bilim insanı tarafından üretilen süreçler tarafından oluşturulduklarını söyleyebiliriz. Eğer kötücül bilim insanı, bana yalnızca makul ölçüde tutarlı girdiler sağlayacak ölçüde fiziksel dünyanın yalnızca küçük bir kısmını simüle ediyorsa, bu durumda elimize (sabit veya esnek [genişletilebilir] olabilecek şekilde) Yerel Matrix Hipotezinin bir benzeşiği geçer. Bu durumda dış gerçekliğin yalnızca yerel bir kısmının var olduğunu söylememiz gerekir. Eğer kötücül bilim insanı mikrofiziksel seviyeyle uğraşmıyor, yalnızca makroskopik seviyeyi simüle ediyorsa, elimize Makroskopik Matrix Hipotezinin bir benzeşiği geçmiş olur. Burada yerel, dışsal makroskopik nesnelerin var olduğunu ancak bunların doğaları hakkındaki inançlarımızın yanlış olduğunu söyleyebiliriz.

Kötücül Bilim İnsanı Hipotezi çoğu zaman evrensel bir kuşkucu hipotez olarak düşünülür. Ancak yukarıdaki akıl yürütme geçerliyse, bu doğru değildir. Kötücül Bilim İnsanı Hipotezi doğruysa, algıladığımız dış gerçekliğin bir bölümünün gerçekten var olduğu ortadadır, ancak detaylara bağlı olarak bazı yanlış inançlarımız bulunabilir. Yalnızca doğanın altında yatan dışsal gerçeklik bizim sandığımızdan daha farklı olmuş olur.

 

Rüya Hipotezi: Şu an ve öteden beri rüya görmekteyim.

Descartes şu soruyu sormuştur: Şu an rüya görmekte olmadığınızı nasıl bilebilirsiniz? Morpheus da benzer bir soru sorar:

Hiç gerçek olduğundan tamamen emin olduğun bir rüya gördün mü Neo? Ya bu rüyadan uyanman mümkün olmasaydı? Rüya dünyasıyla gerçek dünya arasındaki farkı nasıl ayırt edebilirdin?

Şu an rüya görüyor olduğum hipotezi, Yakın Zamanlı Matrix Hipotezinin bir versiyonu ile benzeşiktir. Bunu kesin olarak eleyemem, ve eğer doğruysa içinde bulunduğum çevre konusundaki fikirlerim doğru değildir. Ancak dış dünya hakkındaki geçmişle bağlantılı birçok geçerli inancım olması muhtemeldir.

Peki ya öteden beri rüya görüyorsam? Yani ya farkında olmadan, görünürdeki algısal girdilerimin tamamı kendi bilişsel sistemim tarafından üretildiyse? Bu durumun Kötücül Bilim İnsanı Hipotezi ile benzeşik olduğu kanısındayım: Yalnızca “kötücül bilim insanı” rolünün kendi bilişsel sistemimin bir kısmı tarafından oynanması farkıyla! Eğer rüya-üreten sistemim, uzay-zamanın tamamını simüle ediyorsa, elimize orijinal Matrix Hipotezi gibi bir şey geçer. Yalnızca yerel çevremi, veya yalnızca makroskopik süreçleri modelliyorsa, Kötücül Bilim İnsanı Hipotezinin görece yerel versiyonlarının benzerlerini elde ederim. Bu durumların herhangi birinde, şu an algılamakta olduğum nesnelerin gerçekten var olduğunu söylememiz gerekir (yerelliğimizden uzak nesneler için geçerli olmayabilecek olmasına rağmen). [Farklı olarak] Yalnızca, bunların bir kısmı benim kendi bilişsel sistemim tarafından oluşturulmuştur.

 

Kaos Hipotezi: Dünyanın herhangi bir yerinden girdiler almıyorum. Bunun yerine, rastgele, nedensiz deneyimlerim mevcut. Muazzam tesadüfler sayesinde bunlar tam olarak aşina olduğum, sıradan, belirli bir yapıya sahip deneyimler şeklinde.

Kaos Hipotezi, yukarıda ele alınanların herhangi birinden olağanüstü ölçüde daha olasılık dışı bir hipotezdir. Fakat yine de, çok küçük bir ihtimalle dahi olsa, prensip olarak elde edilebilirdir. Eğer kaotik olarak kavanozlanmışsam, dış dünyadaki fiziksel süreçler var mıdır? Sanırım var olmadıklarını söyleyebiliriz. Benim dışsal nesnelerle ilgili deneyimlerimin hiçbir nedeni yoktur ve söz konusu bir nesneyi kavrayışımla bağlantılı deneyimler kümesinin hiçbir ortak kaynağı bulunmaz. Gerçekten de deneyimlerim, kendileri dışında var olan herhangi bir gerçeklikten kaynaklanmaz. Dolayısıyla bu, gerçek bir kuşkucu hipotezdir: Doğru kabul edildiği takdirde, dış dünyayla ilgili inançlarımızın çoğunun reddedilmesi gerekir.

Buraya kadarki tek açık evrensel kuşkucu hipotez, Kaos Hipotezidir. Bir önceki hipotezin aksine, bu hipotezi kabul etmek dış dünya hakkındaki tüm sağlam inançlarımızın altını oyacaktır. Peki bu fark nereden kaynaklanır?

Tartışmaya açık olmakla birlikte, Kaos Hipotezinin can alıcı noktası, deneyimlerimiz için ve deneyimlerimizdeki düzen için hiçbir nedensel açıklamanın bulunmamasıdır. Önceki durumların tamamında, belki beklediğimiz şekilde olmamasına rağmen, bu düzen için bazı açıklamalar mevcuttur. Bir hipotez söz konusu olduğunda birtakım açıklamaların bulunması gerektiği ileri sürülebilir, ve bu hipotez, bu durumda evrensel bir kuşkucu hipotez olmayacaktır.

Deneyimlerimizdeki düzenle ilgili bir açıklama bulunmasının gerekli olması varsayıldığı takdirde, dış dünya hakkındaki inançlarımızın bir kısmının doğru olması gerektiği söylenebilir. Bu büyük bir şey değildir, ama yine de bir şeydir!

 

9. Felsefi notlar

Yukarıdakilerin çoğu, geniş bir okur kitlesine hitap edecek şekilde yazılmış ve bu nedenle de teknik felsefi detaylar, literatürle olan bağlantılar, vesaire, özellikle atlamıştır. Burada bu eksikliği gidermeye çalışacağım. Felsefe konusunda bir geçmişi bulunmayan okurlar bu bölümü atlayabilir veya bir göz gezdirebilirler.

 

Not 1: Hilary Putnam (1981) benim şu an (ve öteden beri) bir kavanozdaki beyin olduğum hipotezinin a priori olarak reddedilebileceğini ileri sürmüştür. Bu, aslına bakılırsa, benim kullandığım “beyin” kelimesinin, algıladığım dünyadaki nesnelere gönderimde bulunması ve kavanozun bulunuyor olacağı “dışsal” bir dünyadaki nesnelere gönderimde bulunamayacak olmasıdır. “Ben kavanozdaki bir beyinim” hipotezinin doğru olabilmesi için, benim algılanan dünyada bulunan türde bir beyin olmam gerekir, ancak bu durum geçerli olamaz. Bu nedenle hipotezin yanlış olması gerekir.

Bir benzeşim: Tartışmaya açık olmakla birlikte, Matrix (büyük M) içerisinde olduğum hipotezini eleyebilirim. Benim “Matrix” terimim, algıladığım dünya içerisinde gördüğüm belirli bir sisteme gönderimde bulunmaktadır. Ben bu sistemin içinde bulunuyor olamam, zira sistem algıladığım dünyanın içinde bulunmaktadır. Bu nedenle “Ben Matrixteyim” hipotezi yanlış olmalıdır.

Matrix ile ilgili varılan bu sonuç makul görünmektedir, ancak buna karşılık doğal bir tepki söz konusudur. Bu argüman belki benim Matrix içinde bulunmadığımı gösteriyor olabilir ancak, bir dünyaya ait bir bilgisayar simülasyonu anlamına gelen, genel anlamlı bir terim olan matrix için, bir matrix içerisinde bulunuyor olabileceğimi eleyemem. “Matrix” terimi, filmdeki belirli bir sisteme bağlı olabilir, ancak genel bir terim olan “matrix” için bu geçerli değildir.

Benzer şekilde, (eğer “beyin” benim algıladığım dünyada belirli türde bir biyolojik sisteme bağlıysa) kavanozdaki bir beyin olduğum hipotezini eleyip eleyemeyeceğim tartışmaya açıktır. Ancak basitçe dünyanın bir simülasyonuna çıktılar gönderen ve girdiler alan bir bilişsel sisteme sahip olduğum anlamına gelen kavanozlanmış olduğum hipotezini reddedemem. “Kavanozlanma” terimi (ve bunun tanımında kullanılan terimler) genel terimlerdir, algılanan gerçeklikteki belirli sistemlere bağlı değildirler. Kuşkucu hipotezi, biraz farklı bir dil kullanarak Putnam’ın akıl yürütme şekline karşı bağışık olacak şekilde yeniden ifade edebiliriz.

Daha teknik bir şekilde ifade etmek gerekirse: Putnam’ın argümanı “beyin” ve “Matrix” için geçerli olabilir, çünkü bunlardan ilki doğal bir terim türü ve diğeri de bir isimdir. Bu terimler, “İkiz Dünya” düşünce deneylerindeki ikizlerin, birbirlerine denk olan terimleri farklı göndergeler ile kullanabilmeleri durumuna açıktır. [Bu düşünce deneyi şu şekildedir:] Dünya’daki Oscar’ın “su” terimi, H2O’ya gönderimde bulunur; ancak (okyanusları ve göllerinde, yalnızca görünürde [ve pratikte] suya benzer olan XYZ’nin bulunduğu) İkiz Dünya’daki İkiz Oscar’ın “su” terimi, XYZ’ye gönderimde bulunur. Benzer şekilde, benim “beyin” terimim biyolojik beyinlere gönderimde bulunurken, bir kavanozlanmış varlığın “beyin” terimi, sanal beyinlere gönderimde bulunuyor olabilir. Bu durumda, bir kavanozlanmış varlık “Ben bir kavanozlanmış beyinim” dediğinde, kendi biyolojik beynine gönderimde bulunmamaktadır, ve iddiası yanlıştır.

Ancak tüm terimler İkiz Dünya düşünce deneylerine tabi değildir. Özellikle semantik tarafsız [İng. semantically neutral] terimler (en azından semantik riayet [İng. semantic deference] ile kullanılmadıkları takdirde); bunlar arasında makul bir biçimde “filozof”, “arkadaş” ve daha birçok terim bulunur. Bu makalede tanımlanan “matrix” ve “kavanozlanmış” gibi terimler de bunlara dahildir. “Ben Matrixteyim” veya “ben kavanozdaki bir beyinim” yerine “ben bir matrixteyim” ve “ben bir kavanozlanmış varlığım” gibi hipotezlerle ilerlediğimizde, Putnam’ın argümanı geçerli değildir. Kavanozdaki bir beyin “Ben kavanozdaki bir beyinim” diye geçerli bir şekilde akıl yürütemeyecek olmasına rağmen “Ben bir kavanozlanmış durumdayım” şeklinde geçerli bir şekilde akıl yürütebilir. Ben, bu nedenle, Putnam’ın akıl yürütme şeklinin nihai olarak bir kelime oyunu olduğu kanısındayım.

 

Not 2: Bu anlaşmazlığa rağmen, bu makalenin vardığı sonuç, Putnam’ın bir diğer önerisi ile yakından bağlantılıdır. Bu öneri, kavanozdaki bir beynin doğru inançları olabileceği, çünkü bunların kimyasal süreçlere veya bir bilgisayar içerisindeki süreçlere gönderimde bulunuyor oldukları şeklindedir. Bununla birlikte ben bu sonuca oldukça farklı bir yoldan varıyorum. Putnam bunun için nedensel gönderim kuramına [İng. causal theory of reference] başvurur: Düşünceler, nedensel olarak bağlantılı oldukları şeylere gönderimde bulunur, ve bir kavanozlanmış varlığın düşünceleri, nedensel olarak bilgisayardaki süreçlerle bağlantılıdır. Bu argümanın yetersiz olduğu açıktır, zira nedensel gönderim kuramı hiçbir şekilde kısıtlı değildir. Gönderim için bir nedensel bağlantının gerekli olduğunu söylemek, ne tür bir nedensel bağlantının yeterli olduğunu belirtmek anlamına gelmez. Zengin nedensel bağlantılarına rağmen, terimin gönderimlerde bulunamadığı pek çok durum söz konusudur (örneğin “flojiston” gibi). Sezgisel olarak, kavanozdaki bir beynin bu türden bir durum olduğunu düşünmek doğaldır, bu nedenle de nedensel gönderim kuramına başvurmanın yardımı dokunmaz.

Burada sunduğum argüman, gönderim kuramı konusunda hiçbir ön varsayımda bulunmaz. Bunun, yerine doğrudan dünya hakkındaki birinci dereceden hipotezlere, bunlar arasında bağlantılara ve doğru oldukları takdirde ne söylememiz gerektiğine geçer. İtirazları yanıtlarken gönderimler hakkında bazı iddialarda bulundum ve bu iddialar genel olarak bir nedensel gönderim kuramı ile uyumludur. Ancak daha önemlisi, bu iddialar birinci derece argümanların ön varsayımlarından ziyade, büyük ölçüde bunların sonuçlarıdır. Ben, bunun tam aksinden ziyade, gönderim kuramındaki iddiaların varlıklarını, durumlar hakkındaki birinci dereceden yargılara borçlu olduğu kanısındayım.

 

Not 3: Bu makalede, “kuşkucu hipotez” sözünü belirli bir teknik anlamda kullanıyorum. (P’nin doğru olduğu inancına göre) Bir kuşkucu hipotez, (i) kesin olarak elenemeyecek; (ii) kendisini kabul ettiğimiz takdirde, P’nin doğru olduğu inancını reddetmemizi gerektirecek türde bir hipotezdir. Bir inançlar sınıfı bakımından kuşkucu olan bir hipotez, bu sınıftaki inançların çoğu veya tamamı bakımından bir kuşkucu hipotezdir. Bir evrensel kuşkucu hipotez ise, tüm görgül inançlarımız bakımından kuşkucu olan bir hipotezdir.

(Bir inanç ile ilgili) Bir kuşkucu hipotezin varlığı, ilgili inanç konusunda şu anlamda bir şüphe doğurur: Hipotezi kesin olarak eleyemeyeceğimiz, ve hipotez, bu inançların değillemesini ima ettiği için, (kesinlik için makul bir kapsayıcı ilke bulunduğu takdirde) bu inançlarla ilgili bilgilerimiz kesin değildir. Eğer aynı zamanda kuşkucu hipotezin geçerli olmadığını da bilmiyorsak (ki bence bu makaledeki hipotezlerin çoğu için bu geçerlidir), bu durumda benzeşimli bir kapsayıcı ilke ile, bu inanç sınıfındaki inançlarımızın, bilgi oluşturmadığı ortaya çıkar.

Bazıları “kuşkucu hipotez”i, geçerli olduğu takdirde P’nin doğru olduğunu bilmediğim şeklinde daha geniş bir anlamda kullanmaktadır. (Kazara doğru inançlara sahip olmamla ilgili bir hipotez, bu anlamda bir kuşkucu hipotezdir ancak önceki anlamda değil.) Burada, Matrix Hipotezinin bu anlamda bir kuşkucu hipotez olmadığını ileri sürmüyorum. Benim ileri sürdüğüm şey, eğer hipotez geçerli ise, inançlarımızın doğru olacağını ileri sürüyorum; ancak hipotez geçerli ise inançlarımızın, bilgi teşkil edeceğini ileri sürmüyorum. Bununla birlikte, eğer sıradan bir matix-olmayan dünyada bilgi sahibi olabiliyorsak, bir matrix içinde de bilgimiz olabileceğini düşünme eğilimindeyim.

 

Not 4: İlgili inançlar sınıfı nedir? Elbette, dış-dünya-yok şeklindeki bir kuşkucu hipotezin dahi ortadan kaldıramayabileceği bazı inançlar mevcuttur: Örneğin var olduğuma dair inancım, veya 2+2=4 inancı veya tekboynuzların var olmadığına dair inanç. Bu nedenle ilgimizi (i) dış dünya hakkındaki, (ii) doğruluğu a priori gösterilemeyen ve (iii) dünya ile ilgili pozitif bir iddiada bulunan (ne de olsa boş bir dünyada doğru olamazlar) inançlarla sınırlamamız yerinde olacaktır. Bu makale kapsamında bu inançları “görgül inançlarımız” olarak düşünebiliriz. İnançları geçersiz kılacak kuşkucu hipotezler hakkındaki iddiaların genel olarak bu sınıftaki inançlarla sınırlı olmaları gerekir.

 

Not 5: Bilgisayım Hipotezi üzerine: Fiziğin altında yatan bir bilgisayımsal seviye olduğunu farz etmek tutarlıdır, ancak bu seviyenin temel seviye olduğunu var saymanın tutarlı olup olmadığı açık değildir. Bu doğruysa, “salt bitler”den oluşan bir dünyamız var demektir. Böyle bir dünya, salt farklardan meydana gelen bir dünyadır: Birbirinden farklı iki temel durum mevcuttur ve bu farklılık, daha derin nitelikli bir farklılıktan kaynaklanmaz. Bunun tutarlı olup olmadığına karar vermek, tüm farklılıkların temel bir nitelik üzerine kurulu olmak zorunda olduğu, tüm düzenlenişlerin kategorik bir tabanı olması gerektiği şeklinde düşünülüp düşünülmediğine bağlıdır. Diğer taraftan, bu makale çerçevesinde, bu mesele göz ardı edilebilir. Matrix Hipotezinde, bilgisayımın kendisi, yaratıcının dünyasındaki süreçlerce yerine getirilmektedir. Buna bağlı olarak da, bitler arasındaki farklar için temel işlevi gören daha temel bir içsel özellikler seviyesi olacaktır.

 

Not 6: Beden-Zihin Hipotezi üzerine: Matrix Hipotezinin, Kartezyen madde ikiciliğinin doğru olabileceği katı bir yol sağlıyor olması ilginçtir. Fiziksel süreçlerin fiziksel olmayan bir zihinle etkileşim halinde olması fikrinin zaman zaman hem mantık dışı hem de tutarsız olduğunu düşünülür. Matrix Hipotezi oldukça dolaysız bir şekilde bunun yanlış olduğunu göstermektedir. Bu hipotez kapsamında, bilişsel sistemimiz fiziksel dünyadaki süreçlerden oldukça farklı süreçler de içerir, ancak aynı zamanda bunların ne şekilde etkileşime geçtikleri ile ilgili doğrudan nedensel bir açıklama da mevcuttur.

Burada bazı sorular ortaya çıkar. Örneğin, eğer bedenin motor çıktılarını kavanozlanmış bilişsel sistem üretiyorsa, simüle edilmekte olan beynin burada oynadığı rol nedir? Belki olmasa da olur, ancak bu, çeşitli tuhaflıklara neden olacaktır, özellikle matrixteki doktorlar birinin kafatasını açtıklarında… Kavanozlanmış beyin ile simüle edilen beynin, aynı girdileri alıp, aynı çıktıları üretecek şekilde her daim izomorfik durumlarda olacaklarını düşünmek daha doğaldır. Eğer iki sistem izomorfik durumlardan başlayarak her zaman aynı girdileri alırsa, (indeterminizmi bir tarafa bırakırsak) aynı izomorfik durumda kalacaklardır. Bonus olarak: Bu, Matrix içindeki ölümün neden dış dünyada da ölüme neden olduğunu açıklayabilir!

Bunlardan aslında hangisi bedeni kontrol etmektedir? Bu, düzeneğin nasıl kurulmuş olduğuna bağlıdır. Kavanozlanmış sistemin çıktılarının simülasyona geri beslenmeyeceği şekilde kurulmuş olabilir; bu durumda epifenomenalizmin [İng. epiphenomenalism] bir versiyonu söz konusudur. Simüle edilen bedendeki motor tepkilerin kavanozlanmış sistemin çıktılarına bağlı olduğu ve simüle edilen beynin çıktılarının göz ardı edildiği bir şekilde de kurulmuş olabilir; bu durumda da etkileşimciliğin [İng. interactionism] bir versiyonu geçerlidir. Bu sonuncusu, ilginç bir şekilde, fiziksel olanın nedensel kapsamı ile uyumlu bir etkileşimcilik versiyonu olabilir! Üçüncü bir olasılık ise, mekanizmaların her iki çıktı kümesini (belki ikisinin ortalamasını alarak?) hesaba katması şeklinde olabilir. Bu, nedensellik konusunda bir tür gereksiz fazlalığa yol açabilir. Belki de matrixi kontrol edenler kimi zaman birinden diğerine geçiriyorlardır. Her halükârda, iki sistem izomorfik durumlarda kaldığı sürece, davranışsal sonuçlar da aynı olacaktır.

Burada, Daniel Denett‘in öyküsü “Where am I?”da [Neredeyim ben?] olduğu gibi, iki bilinçli bir zihnin bulunacağı düşünülebilir. Bu matrixteki bilgisayımın bir zihin için yeterli olup olmadığına bağlıdır. Eğer (John Searle gibi) zihinsel bilgisayımsalcılık karşıtları haklıysa, yalnızca bir zihin olacaktır. Eğer zihinsel bilgisayımsalcılar haklıysa, pekâlâ iki senkronize zihin söz konusu olabilir (ki bu durumda şu soru ortaya çıkar: Eğer matrixteysem, bu iki zihinden hangisi benimkidir?). Tek-zihin görüşü gerçekliğin sıradan kavranışına daha yakındır, ancak çift-zihin görüşü tamamen olasılık dışı değildir.

Bilgisayımsalcı [İng. computationalist] görüşün artılarından biri, ayrı bir bilişsel sistem eklenmeden de bir bilgisayar simülasyon içerisinde bulunuyor olabileceğimiz fikrini taşımamızı sağlamasıdır. Burada yaratıcılar, beyinlerin simülasyonlarını da içeren simülasyonu başlatmışlar ve zihinler, simülasyonun içinde belirivermiştir. Bu nedenle, gelecekte bu türden çok sayıda simülasyon olabileceğini düşünmek oldukça akla yatkındır; diğer taraftan külfetli Matrix-tipi simülasyonlardan başka birçok sayıda olup olmayacağı belli değildir. (Bu nedenle Bostrom’a ait, pekâlâ bir simülasyonun içinde olabileceğimiz şeklindeki argüman, Matrix-tipi simülasyonlardan ziyade bu tür simülasyonlara daha kolay uygulanabilir.) Bir tür bilgisayar simülasyonu içinde bulunduğumuz hipotezi, Metafizik Hipotezinin, Beden-Zihin Hipotezinin ihtiyaç duyulmayan, küçültülmüş bir versiyonuna karşılık gelir. Daha önce olduğu gibi, bu kuşkucu-olmayan bir hipotezdir: Eğer bu tür bir simülasyonun içindeysek (ve zihnin bilgisayımsallığı doğruysa), bu durumda dış dünya hakkındaki inançlarımızın çoğu yine de geçerlidir.

Farklı olasılıklar da mevcuttur. İlgi çekici olasılıklardan biri (Chalmers 1990’da da tartışılan), görece basit simüle edilmiş ortamları ve simüle edilmiş yaratıkların bu ortamlarla etkileşimlerini düzenleyen karmaşık kuralların bulunduğu, yapay yaşam konusundaki çağcıl çalışmalarda önerilmiştir. Burada, yaratıkların “zihinsel” süreçlerinden sorumlu algoritmalar, ortamın “fiziğini” yönetenlerden tamamen farklıdır. Bu tür bir simülasyondaki yaratıklar kendi bilişsel süreçlerinin temellerini, algıladıkları dünya içerisinde muhtemelen hiçbir zaman bulamayacaklardır. Eğer bu yaratıklar bilimle uğraşacak olsalar, kendi bilişsel süreçlerinin fiziksel dünyanın dışında kaldığı fikrini (haklı olarak!) taşıyan Kartezyen ikiciler olacaklardır. Öyle görünüyor ki, Kartezyen ikiciliğin doğru olabileceği diğer bir tutarlı yol da budur.

 

Not 7: [Yukarıda,] Matrix Hipotezinin ve Metafizik Hipotezinin karşılıklı olarak birbirlerini ima ettiğini ileri sürdüm. Buradaki “ima etme” epistemik bir ilişkidir: Eğer bunlardan ilki kabul edilirse, ikincisinin de kabul edilmesi gerekir. Matrix Hipotezinin, Matrix Hipotezinin geçerli olduğu herhangi karşı-olgusal [İng. counterfactual] dünyada, Metafizik Hipotezinin de geçerli olacağı anlamında Metafizik Hipotezini gerektirdiğini iddia etmiyorum. Böyle bir iddia yanlış olacaktır gibi görünüyor. Örneğin, fiziksel uzay-zamanın kimse tarafından yaratılmadığı (ve böylece Metafizik Hipotezinin yanlış olduğu) ve benim fiziksel uzay-zaman içinde bulunan yapay bir bilgisayar simülasyonuna bağlı olduğum (ve böylece de Matrix Hipotezinin doğru olduğu) karşı olgusal dünyalar vardır. Ve eğer gerçek dünyadaki fizik bilgisayımsal değilse, bu dünyadaki fizik de bilgisayımsal değildir. Bu iki hipotezin a priori eşdeğer oldukları, ama zorunlu olarak eşdeğer olmayabilecekleri söylenebilir.

(Elbette benim karşı olgusal dünyadaki kavanozlanmış kişiliğim tarafından kullanılan “fizik” terimi hem bilgisayımsal hem de yaratılmış bir şeye gönderimde bulunur. Ancak benim mevcut kavanozlanmış kişiliğim tarafından kullanıldığı şekliyle “fizik”, bu dünyadaki dışsal, bilgisayımsal-olmayan fiziğe işaret eder, bilgisayımsal süreçlere değil.)

Farklılık, Matrix Hipotezine iki farklı şekilde yaklaşılmasından kaynaklanır: Gerçek olabilecek bir durum hakkındaki bir hipotez olarak ve gerçek olabilecek, ancak olmayan bir hipotez olarak. Bu hipotezlerden ilki bildirme kipinde koşullu olarak ifade edilir: Eğer gerçekten bir matrixteysem, ellerim vardır, atomlar bitlerden oluşmaktadır, ve Metafizik Hipotezi doğrudur. İkinci versiyonu ise dilek kipinde koşullu olarak ifade edilir: Eğer bir matrixte olsaydım, ellerim olmayacaktı, atomlar bitlerden oluşmayacaktı ve Metafizik Hipotezi doğru olmayacaktı.

Bu, iki boyutlu semantik tartışmalarında sıkça kullanılan, Putnam’a ait İkiz Dünya senaryosu için söz konusu olan iki farklı yaklaşım ile benzeşiktir. Gerçekten XYZ-dünyasındaysam, XYZ sudur; ancak eğer XYZ-dünyasında olmuş olsaydım, XYZ su olmayacaktı (su yine H2O olacaktı). İlk bakış açısında, bir İkiz Dünyayı gerçek olarak düşünürüz. İkinci bakış açısında ise, bir İkiz Dünyayı karşı olgusal olarak düşünürüz. İkiz Dünyanın, “su XYZ’dir”i doğruladığı [İng. to verify], ancak “su XYZ değildir”i sağladığı [İng. to satisfy] söylenebilir; burada doğrulama ve sağlama, gerçek ve karşı olgusal şeklindeki yaklaşımlara karşılık gelir.

Benzer şekilde, bir matrix dünyasının Metafizik Hipotezini doğruladığını söyleyebiliriz, ancak Metafizik Hipotezini sağlamaz. Bunun nedeni, Metafizik Hipotezinin fizik ve fiziksel dünyayla ilgili iddiaları olmasıdır. Ve “fizik” sayılan şey, matrix dünyasının gerçek veya karşı olgusal olarak düşünülmesine göre oldukça farklılık gösterir. Eğer matrixteysem, fizik bilgisayımsaldır. Ancak eğer matrixte olsaydım, fizik bilgisayımsal olmayacaktı (matrix bilgisayımsal olacaktır ancak bilgisayar ve beynim, bilgisayım-bağımsız fizikten meydana geliyor olacaktı). İşte matrix dünyasındaki fizik ve fiziksel süreçlerle ilgili iddialar, İkiz Dünyadaki “su” iddiaları ile böyle bir benzeşim içerisindedir.

 

Not 8: Bölüm 7’deki ilk birkaç itirazın yanıtları açıkça gönderimlerin nedensel açıklamaları ile uyumludur. Burada bir kavanozlanmış varlığın düşüncelerinin doğruluğunun yakın çevresine değil, nedensel olarak ne ile ilişkili olduğuna bağlı olduğunu söyledim: Yani, bağlı olduğu bilgisayımsal süreçlere. Daha önce belirtildiği gibi, bu sonuca ulaşmak için nedensel gönderim kuramını kullanmadım, bunun yerine aynı sonuca bir birinci-dereceden argüman ile ulaştım. Ancak bu sonuca bir kez ulaşıldığında, değinilebilecek birçok çok ilginç başlık bulunmaktadır.

Örneğin, benim “saç” terimim saça gönderimde bulunurken, kavanozlanmış benzerimin teriminin sanal saça gönderimde bulunması fikirlerinin tanıdık bir yapısı bulunur. Bu, (Yeryüzündeki) Oscar suya (H2O) gönderimde bulunurken, benzeri olan İkiz Oscar’ın ikiz suya (XYZ) gönderimde bulunduğu İkiz Dünya durumu ile yapısal olarak benzeşimlidir. Terimler, her iki durumda da nedensel olarak bağlantılı oldukları şeylere gönderimde bulunur. Bu doğal-türdeki terimler, öznenin çevresindeki belirli bir türün ayırt edilmesi işlevini görür, ve bu türün kesin doğası, çevrenin doğasına bağlıdır. “Tucson” gibi özel varlıkların isimleri için de bunun bir benzeri geçerlidir.

Bu terimlerin davranışları iki boyutlu semantik çerçeve içerisinde modellenebilir. Yukarıda olduğu gibi, İkiz Dünya’yı gerçek olarak düşündüğümüzde, bu “su XYZ’dir”i doğrular; karşı olgusal olarak düşündüğümüzde ise “su XYZ değildir”i sağlar. Benzer şekilde, bir matrix dünyasını gerçek olarak düşündüğümüzde, “saç bitlerden oluşur”u doğrular, karşı olgusal olarak düşündüğümüzde ise, “saç bitlerden oluşmaz”ı sağlar.

Gerçek veya karşı olgusal olarak düşünmek arasındaki fark, itiraz 5’in yanıtındakine benzer bir bakış açısı değişimine neden olur. Eğer matrix dünyası yalnızca karşı olgusal olarak düşünülüyorsa, matrixin içindeki varlıkların saçları olmadığını söylememiz gerekir (onların yalnızca sanal saçları vardır). Ancak eğer matrix dünyası gerçek olarak düşünülüyorsa (yani, eğer varsayımsal olarak bir matrix içinde olduğumuzu kabul ediyorsak), matrixin içindeki varlıkların saçları olduğunu söylememiz gerekir ve bu saçın kendisi, bir tür sanal saçtır.

İkiz-dünya benzeşimi, “saç” gibi terimlerimizin ve bunlarla ilgili düşüncelerimizin çevremize bağlı olduğunu ileri sürüyor olabilir. Ancak iki boyutlu yaklaşım, içeriğin ikizler arasında paylaşılan içsel bir yönü bulunduğunu ve bunun çevreye bağlı olmadığını ileri sürer. Bir cümlenin birincil içlemi, cümleyi doğrulayan bir dünyada doğrudur, diğer taraftan ikincil içlemi cümleyi sağlayan bir dünyada doğrudur. Bu durumda Oscar ve İkiz Oscar’ın “su ıslaktır” cümleleri, farklı ikincil içlemlere sahiptir (ki bu genel hatlarıyla, sırasıyla H2O ıslaktır veya XYZ ıslaktır dendiğinde), ancak ikisi de aynı birincil içleme sahiptir (ki bu genel hatlarıyla, suya-benzer şeylerin ıslak olduğu dünyalarda doğrudur). Benzer şekilde, benim ve kavanozlanmış benzerimin “saçım var” demesi farklı ikincil içlemlere sahiptir (ki bu genel hatlarıyla, sırasıyla biyolojik saçlarımızın olduğu ve bilgisayımsal saçlarımızın olduğu dünyalarda doğrudur), ancak birincil içlemleri aynıdır (ki bu genel hatlarıyla, saça-benzer şeylere sahip olduğumuz dünyalarda doğrudur). Düşüncelerimizin ve dilimizin birincil içlemleri, içerik konusunda hatırı sayılır ölçüde paylaşımlı olan bir boyutu temsil eder.

 

Not 9: Neden, “eylem” ve “arkadaş” hakkında itiraz 7’ye verilen yanıt, diğerlerinden farklıdır? Daha önce (not 1’de) belirttiğimiz gibi tüm terimler “su” veya “saç” gibi işlemez. İkiz Dünya düşünce deneyine tabi olmayan birçok semantik tarafsız terim bulunmaktadır: Bu terimleri farklı çevrelerde kullanan herhangi ikizler, aynı anlamda kullanacaktır (en azından terimleri semantik riayet ile kullanmadıkları sürece). Tartışmaya açık olmakla birlikte, “ve”, “arkadaş”, “filozof”, “eylem”, “deneyim” ve “kavanozlanmış” bu terimler arasındadır. Bu nedenle, bir kavanozlanmış varlığın “el” veya “saç” veya “Tucson” terimleri, bizim karşılık gelen terimlerimizden farklı bir anlama gelse de, bir kavanozlanmış varlığın “arkadaş” veya “filozof” veya “eylem” terimleri, muhtemelen bizimkiyle aynı olacaktır.

Bu nedenle, bir kavanozlanmış varlığın “arkadaşlarım var” veya “eylemlerde bulunuyorum” gibi inançlarıyla ilgilendiğimiz sırada, İkiz Dünya yanıtını kullanamayız. Bu inançlar, ancak ve ancak kavanozlanmış varlık arkadaşlara sahipse ve eylemlerde bulunuyorsa doğru olacaktır. Neyse ki, kavanozlanmış varlıkların arkadaşları vardır (kendi çevrelerinde, bizimkinde değil), ve eylemlerde bulunuyorlardır (kendi çevrelerinde, bizimkinde değil) demek makul görünmektedir. Aynı durum, diğer semantik tarafsız terimler için de geçerlidir: Bu yanıtın geçerli olduğu ifadeler sınıfı tam olarak budur.

 

Not 10: Sanal nesnelerin ontolojisi nedir? Bu zor bir sorudur, ancak sıradan nesnelerin bir kuantum mekaniksel dünyadaki ontolojisinden daha zor değil. İtiraz 6’nın yanıtı, mikroskopik ve makroskopik seviyeler arasındaki tekil özdeşliği her iki durumda da reddetmemiz gerektiğini söyler. Bir masa, salt kuantum mekaniği ile nitelendirilen hiçbir nesne ile özdeş değildir; benzer şekilde, bir sanal masa, salt bitler ile nitelenen hiçbir nesne ile özdeş değildir. Yine de masalarla ilgili olgular, kuantum mekaniksel olgulardan ve sanal masalarla ilgili olgular bilgisayımsal olgulardan doğar. Bu nedenle masaların kuantum mekaniksel süreçler tarafından oluşturulduğunu ve sanal masaların da bilgisayımsal süreçler tarafından oluşturulduğunu söylemek makuldür. Her iki duruma ait daha ileri özgüllükler, hassas metafiziksel sorulara bağlıdır.

Bir üçüncü şahıs olarak kendi dünyamızda kavanozdaki bir beyne dışarıdan baktığımız durum düşünüldüğünde, sanal nesnelerin aslında gerçek olmadıkları şeklinde bir itiraz gelebilir: Bilgisayarın içinde bir yerlerde, masalara karşılık gelen gerçek nesneler bulunmamaktadır. Ancak eğer bu söylenirse, eşitlik gereği, kuantum mekaniksel bir dünyada da masaların gerçekten var olmadığı söylemek gerekebilir. Eğer bir durumdaki nesneler için sınırlı bir ontoloji benimseniyorsa, diğerinde de benimsenmelidir; eğer bir durumda özgür bir ontoloji benimseniyorsa, diğerinde de benimsenmelidir. Farklı durumlara farklı şekilde yaklaşmak için makul olan tek yol, konuşan kişinin bağlamına göre neyin bir “nesne” sayılacağını (veya “her şey” gibi bir niceleyicinin alanına neyin dahil olduğunu) belirleyen bir tür bağlamcılığın [İng. contextualism] benimsenmesidir. Fakat bu, dünyayla ilgili derin bir olgu olmaktan ziyade, dilimizle ilgili bir sınırlılık gerçeğini yansıtacaktır. Derin anlamlarda, sanal nesneler sıradan nesnelerden daha az gerçek değildir.

 

Not 11: İtiraz 8’e verilen yanıt, Russel ve Kant ile ilişkili, dış dünyadaki varlıkların içsel doğalarını bilmediğimiz şeklindeki tanıdık noktayı anımsatmaktadır. Fiziksel varlıklar söz konusu olduğunda, algı ve bilim, bize bu varlıkların bizi nasıl etkilediklerini ve birbirleriyle nasıl bağlantılı olduklarınıanlatabilir, ancak bu yöntemler temel fiziksel varlıkların kendilerinde nasıl oldukları ile ilgili pek fazla şey söylemez. Yani, bu yöntemler, dış dünyanın nedensel yapısını ortaya çıkarır, ancak iç doğasını bir tarafa bırakır.

Metafizik Hipotezi, kısmen bu mikrofiziksel nedensel yapının altında neyin yattığı ile ilgilidir: Mikrofiziksel varlıklar, bitlerden oluşmaktadır. Aynısı Matrix Hipotezi için de geçerlidir. Eğer bir matrixin içindeysek, Kant’ın ding-an-sich’inin (kendinde şey) kendisi, bir bilgisayar-an-sich’in parçasıdır. Bu hipotez, dış dünyayla ilgili sıradan kavrayışımızı tamamlar bir nitelik taşır; bu sıradan kavrayış dünyanın içsel doğası hakkında bir şey söylemediği için, onunla çelişmez.

 

Not 12: Çıkarılması gereken derslerden biri, “belirgin görüntü”nün [İng. manifest image] sağlam olduğudur: Makroskopik dünyayla ilgili sıradan kavrayışımız, bilim ve metafizikteki keşifler nedeniyle kolayca geçersiz kılınmaz. Fiziksel dünya doğru türden nedensel ve karşı-olgusal yapıya sahip süreçler içerdiği sürece, belirgin görüntü ile uyumlu olacaktır. Bilgisayar simülasyonları ve Tanrının zihnindeki süreçler bile gerekli nedensel ve karşı-olgusal yapıya sahiptir: Ve bu nedenle, şaşırtıcı doğalarına rağmen, sağlam bir dış gerçeklik sağlayabilirler.

Dünya kavrayışımızdaki bu türden bir esneklik, birçok kavramımızın semantik tarafsızlığı ile yakından bağlantılıdır. Bu kavramların, örneğin, “su”, “saç” ve “elektron”, göndergelerinin ne olabileceğine dair bir esnekliği bulunur. Bunların, içsel doğalarını belirsiz bırakırken, göndergelerini, kabaca asıl varlığın oynadığı belirli bir nedensel rol veya belirli bir görünüm ile kavrıyoruz. Benzer şekilde dünya hakkındaki kavrayışımız üzerindeki en güçlü kısıtların makul bir şekilde bu türden bir esnekliğe sahip olmayan semantik tarafsız kavramlardan kaynaklandığı da ileri sürülebilir. Birçok nedensel (ve -nomik) kavramımız ile zihinsel kavramlarımız, muhtemelen bu kavramlar arasındadır. Bu durumlarda, dünyanın, bu kavramları sağlamak için nasıl olması gerektiği ile ilgili bir tür “doğrudan” kavrayışımız bulunur. Yani, nedensel ve zihinsel inançlarımız, gerçek dünyanın nasıl olması gerektiği üzerine güçlü kısıtlar dayatır.

Temel semantik tarafsız kavramlarımızın zihinsel kavramlar (“deneyim”, “inanç”), nedensel kavramlar (“neden”, “yasa”), mantıksal ve matematiksel kavramlar (“ve”, “iki”) ve kategorik kavramlar (“nesne”, “özellik”) olduğu ileri sürülebilir. Bu ögelerin birden fazlası ile bağlantılı birçok semantik tarafsız kavram da bulunur: Buna örnek olarak “Arkadaş”, “eylem” ve “bilgisayar” verilebilir. Bu doğruysa, inançlarımızın dış dünya üzerine dayattığı temel kısıtlar, (kendimiz ve diğerleri için) doğru zihinsel durumları içermesi ve nesneler ile özelliklerin birbirleri ve zihinsel durumlar ile geçerli nedensel ilişkiler içinde kalmasıdır. Böyle bir kavrayış, bir matrix ile sağlanabilecek kadar zayıftır (en azından bu bir çoklu-kavanoz matrixi ise veya zihnin bilgisayımsallığı doğruysa).

İnançlarımızın dünya üzerine dayattığı temel kısıtlar, bence, matrix konusunu ele alırken ortaya çıkan en derin felsefi meseledir. Eğer bu makalede söylediklerim doğruysa, “kuşkucu” olarak düşünülmüş olabilecek hipotezlerin, tam olarak da bu kısıtların zayıflığı nedeniyle, inançlarımız ile uyumlu olduğu ortaya çıkabilir. Ve kuşkucu meydan okumaya karşı bir yanıt geliştirebilmemizi sağlayan da budur. Biraz paradoksal olmakla birlikte, çok az talebimiz olduğu için bu kadar çok şey bilebildiğimiz söylenebilir.

 

Not 13: Bir bilgisayar simülasyonu neden bu kısıtları sağlamak zorundadır? Bunun nedeni bilgisayımın ve uygulanmasının doğasına bağlıdır. Herhangi biçimsel bilgisayım, bazı biçimsel durumların arasındaki etkileşim şeklini tam olarak belirleyen, nedensel yapının (soyut) bir belirlenimi olarak görülebilir. Böyle bir biçimsel bilgisayımın uygulanması için, uygulamanın bu biçimsel durumlara doğrudan tasvir edilebilen belirli durumları olması gerekir. Burada, bu durumlar arasındaki etkileşimin (nedensel veya karşı-olgusal) örüntüsü, biçimsel durumlar arasındaki etkileşim örüntüsünü tam olarak yansıtır (bakınız, Chalmers 1994). Böylece, bilgisayımın herhangi iki uygulanması, belirli bir nedensel yapıyı paylaşacaktır. Fiziksel dünyanın bilgisayımsal tarifi, onun nedensel yapısını temel parçacıklar ve özelliklere varana dek yansıtmalıdır. Böylece bu bilgisayımın herhangi uygulanması, bu nedensel yapıyı (voltajlar, devreler veya tamamen farklı bir şeyler olan, uygulanma durumları arasındaki geçişlerle) somutlaştıracaktır. Dolayısıyla, dış dünyanın nedensel yapı üzerine dayattığı kısıtlar hakkındaki kavrayışımız söz konusu olduğunda, bu kısıtlar bir bilgisayar simülasyonu tarafından da sağlanacaktır.

(Bu, Hubert Dreyfus’un bu derlemedeki makalesinde altını çizdiği bir noktayla bağlantılıdır. Benim gibi Dreyfus da, matrixte yaşayanların inançlarının çoğunun, yanlış değil, doğru olacağı fikrini taşıyor. Ancak o, nedensel inançlarının çoğunun yanlış olacağını ileri sürüyor: Yani, “nedensel güçleri olan, dünyamızda bir şeylerin gerçekleşmesine neden olan fiziksel bir evren” hakkındaki genel inançların ve muhtemelen mikropların hastalığa neden olduğu, Güneş’in nesneleri ısıttığı vb. gibi daha özel inançların yanlış olacağını. Ben, bu bakışın doğru olmadığı kanısındayım. Benim görüşüme göre, matrix içinde yaşayan birinin dünyasında, bilgisayar içinde gerçekleşmekte olan gerçek nedensellik üzerine kurulu gerçek bir nedensellik söz konusu. Bilgisayardaki sanal mikroplar, gerçekten sanal hastalıklara neden olur. Bu nedenle, matrix içinde yaşayanlardan biri, “mikroplar hastalığa neden olur” dediğinde, bu söylediği doğrudur.)

Elbette, zihinsel kısıtların da sağlanması gerekmektedir. Özellikle de nedensel yapının, deneyimlerimizle doğru bir tür bağlantı içinde olması gerekir. Ancak bu kısıt, bir matrixe bağlı olduğumuzda da sağlanacaktır. Diğer zihinlerle ilgili kısıtlar, bir çoklu-kavanoz matrixinde olduğumuz sürece veya zihnin bilgisayımsallığı doğruysa sağlanacaktır. Bir matrix, bu yönüyle, dünyayı kavrayışımız üzerindeki önemli nedensel ve zihinsel kısıtları sağlayacak her şeye sahiptir.

 

Not 14: Bu makaledeki iddiaya gelebilecek itirazlardan biri, inançlarımızın dünya üzerinde, Matrix Hipotezinin bir şekilde sağlamadığı fazladan kısıtlar dayatacağı şeklindedir. Yalnızca zihinsel ve nedensel yapının tutmasının yeterli olmayacağı ileri sürülebilir. Örneğin, dünyanın uzamsal özelliklerini doğrudan kavradığımız için (ve belki uzamsal özellikler semantik tarafsız olduğu için) dünyanın doğru türde uzamsal özellikleri olması gerektiği ileri sürülebilir. Ayrıca, matrixteki sorunun, uzamsal özelliklerin tamamen yanlış türde olmasından kaynaklanmadığı de ileri sürülebilir. Dışsal varlıkların, belirli bir uzamsal örüntüyle düzenlenmiş olmasını bekleriz, ancak bilgisayarın içinde bulunan bir uzamsal örüntü mevcut değildir.

Yanıt olarak, bu fazladan kısıtların var olmadığı ileri sürülebilir. Uzamsal kavramların, İkiz Dünya düşünce deneyine tabi olduğu ve semantik tarafsız olmadığı ileri sürülebilir. Öğrencilerimden Brad Thompson, bu türden bir düşünce deneyi geliştirdi (Thompson 2003). Bu düşünce deneyinde, “bir metre”nin, (bizim tarafımızdan adlandırıldığı şekliyle) iki metreye gönderimde bulunduğu bir İki Kat Dünya ve “kare”nin, (bizim tarafımızdan adlandırıldığı şekliyle) dikdörtgene gönderimde bulunduğu bir El Greco Dünyası bulunuyor. Bu bakış açısında, uzamsal kavramlarımız, dış dünyadaki özellik ve ilişki çokluğunun [İng. manifold] nedensel olarak sorumlu olduğu, karşılık gelen uzamsal deneyim çokluğumuzdan seçilir: Uzamsal kavramlar bu anlamda renk kavramları gibidir. Burada, uzamsal özelliklerin temel doğası hakkında “doğrudan” bir kavrayışımız bulunmaz. Bunun yerine, yine, temel kısıtlar zihinsel ve nedenseldir.

Bu itiraz şekliyle bu makalenin 9. bölümünde üstü kapalı olarak karşılaştık. Orada, fiziğin altında yatan bir bilgisayımsal seviye varsa, doğru biçimsel bilgisayımın uygulanmasının, prensip olarak, fiziksel gerçeklikten ödün vermeden, bu seviyenin gerçekleştirilmesini sağlayabileceğini söylemiştim. Buna karşı çıkan biri, belki fiziğin altında yatan bir bilgisayımsal seviye olduğunu reddedebilir, veya en azından uygulanmaların gerçekleştirebilecekleri üzerinde bazı kısıtlar olduğu kabul edilebilir. Örneğin, uygulanma seviyesinin kendisinin uygun bir uzamsal düzende olması gerektiği savunulabilir.

Bununla birlikte, bu türden bir karşı çıkışın çağcıl fiziğin ruhuna aykırı olduğunu düşünüyorum. Fizikçiler, bildiğimiz şekliyle uzayın temel olmadığı, bunun yerine, uzayın altında yatan, sıradan uzamsal kavramlarla tanımlamayacak ve uzayın, kendisinden belirdiği bir seviye olduğu fikrini ciddiyetle ele almaktadır. Hücresel otomaton [İng. cellular automaton] hipotezi, bu fikirlerden biridir. Burada önemli olan yalnızca bir nedensel etkileşim örüntüsüdür. Eğer fizikçiler bu örüntünün çok farklı özellikleri olan tamamen ayrı bir seviyede gerçekleştiğini keşfederlerse, bu sıradan uzayın var olmadığı sonucuna varmayacaklardır. Bunun yerine, uzayın kendisinin, uzamsal olmayan bir şeyden meydana geldiği sonucuna ulaşacaklardır. Bu tür bir keşif şaşırtıcı ve bildiklerimizi gözden geçirmemizi gerektirecek türden olabilir, ancak yine, kuantum mekaniğinden daha fazla değil. Ve kuantum mekaniği söz konusu olduğunda, onu, makroskopik dış dünyayla ilgili kuşkucu bir hipotez olarak ele almıyoruz. Eğer bu doğruysa, makroskopik dünyayla ilgili kavrayışımız, gerçekliğin temel seviyesi üzerine uzamsal kısıtlar dayatmıyor demektir.

Benzer sorunlar zamanla ilgili olarak da ortaya çıkar. Ancak bir açıdan, zaman, uzaydan daha az soruna neden olmaktadır, çünkü matrixteki bir bilgisayar simülasyonu zaman içinde, simüle edilen dünyayla aynı zamansal sırada meydana gelmektedir. Bu nedenle, matrix içinde ilgili zamansal düzenlemelerin var olmadığına, ilgili uzamsal düzenlemelerin var olmadığı savunularak edildiği şekilde itiraz edilemez. Bu nedenle de, zamansal kavramlar semantik tarafsız olsa bile, Matrix Hipotezi zamansal inançlarımızı yine de haklı çıkarabilir. Buna rağmen, dışsal zaman kavrayışımızın semantik tarafsız olmadığı yine de ileri sürülebilir (fizikçilerin, zamansal kavramların temel seviyelerde üstlendiği bir rol olmadığını ileri sürdükleri hipotezlerin bulunduğunu göz önünde tutmak gerekir). Bunun yerine, zamansal deneyimlerimizin çokluğuna karşılık gelen dışsal özellikler ve ilişkiler çokluğundan ayırt edilir. Bu durumda, doğru nedensel yapı ve deneyimlerimizle doğru şekilde ilişkilendirilmiş herhangi bir bilgisayar simülasyonu, zamanın içsel doğasından bağımsız olarak, zamansal inançlarımızı geçerli kılacaktır.

 

Not 15: Bu makaledeki akıl yürütme, birtakım kuşkucu hipotezleri açık bıraktığından, kuşkuculuğun tamamen reddedilmesini önermemektedir. Yine de kuşkuculuğa karşı sunulan yaygın yanıtlardan birini ciddi ölçüde güçlendirdiğini düşünüyorum. Çeşitli kuşkucu hipotezler, deneyimlerimizle uyumlu olsa da, gerçek, fiziksel bir dünyanın var olduğu hipotezi, deneyimlerimizdeki düzenlilik için daha basit ve daha iyi bir açıklama oluşturur. Böylece, en iyi açıklamaya çıkarsama [İng. inference to the best explanation] ile, fiziksel, gerçek bir dünyaya olan inanç haklı çıkarılabilir.

Bu noktada, bazı kuşkucu hipotezlerin, en az standart açıklama kadar basit olduğu şeklinde itirazlarda bulunulabilir: Örneğin, tüm deneyimlerimizin bir bilgisayar simülasyonundan, veya Tanrıdan kaynaklanıyor olması gibi. Bu durumda, kuşkuculuğa olan bu itiraz geçerli değildir. Ancak, eğer burada söylediklerim doğruysa, bu “eşit derecede basit” açıklamalar, zaten kuşkucu hipotezler değildir: Tüm bu “basit” hipotezler, dış dünya hakkında çoğunlukla doğru inançlar doğurmaktadır.

Konunun geri kalanı, Yakın Zamanlı Matrix hipotezi ve Yerel Matrix Hipotezi gibi çeşitli kuşkucu hipotezlerle ilgilidir. Ancak bunların yukarıdaki diğer hipotezlere göre önemli ölçüde daha karmaşık olduğunu savunmak makuldür. Bunların tamamında, deneyimlerimizdeki düzenlilik için tekdüze olmayan açıklamalar gerekmektedir. Yakın Zamanlı Matrix Hipotezindeki düzenliliklerin çok farklı açıklamaları vardır. Yerel Matrix Hipotezinde ise, bulunulan yere yakın ve uzak olan yerlerle ilgili konuların çok farklı açıklamaları vardır. Bu hipotezlerin tamamı, onları, yukarıdaki tekdüze-mekanizma yapılarından gözle görülür şekilde daha karmaşık hale getiren bir ikili-mekanizma yapısına sahiptir. Bu doğruysa, en iyi açıklamaya çıkarsamanın bu hipotezleri elemeyi, ve yukarıdaki kuşkucu olmayan hipotezleri kabul etmeyi haklı çıkardığı ileri sürülebilir.

Bazı kuşkucu hipotezlerin, deneyimlerimiz için makul derecede iyi açıklamalar sunduğu düşünülse bile, evrensel dış dünya kuşkuculuğuna karşı umut vadeden bir argüman bulunur. Eğer haklıysam, bu kuşkucu hipotezlerin tamamı, en kötü ihtimalle kısmi kuşkucu hipotezlerdir: Doğru oldukları durumda, görgül inançlarımızın birçoğu yine de doğru olacak ve bir dış dünya bulunacaktır. Evrensel bir kuşkucu hipotez elde etmek için, Kaos Hipotezine kadar gitmemiz gerekir. Ancak bu hipotezde de, deneyimlerimizdeki düzenlilik için hiçbir açıklama bulunmaz. En iyi açıklamaya çıkarsamanın son derece zayıf bir versiyonu bile, bu hipotezlerin elenmesini haklı çıkarır. Bu tür bir akıl yürütme, böylece bir dış dünyanın varlığına olan inancımızı haklı çıkarabilir.

 

Kaynaklar

Bostrom, N. 2003. Are you living in a computer simulation? Philosophical Quarterly 53:243-55.
URL: https://www.simulation-argument.com/simulation.html
URL: http://bilimvesaire.com/2017/02/felsefe/simulasyon-argumani/

Chalmers, D.J. 1990. How Cartesian dualism might have been true. http://consc.net/notes/dualism.html

Chalmers, D.J. 1994. A computational foundation for the study of cognition.
URL: http://consc.net/papers/computation.html

Dennett, D.C. 1978. Brainstorms. In Where am I? MIT Press, 1978.

Putnam, H. 1975. The meaning of “meaning”. In Mind, Language, and Reality. Cambridge University Press.

Putnam, H. 1981. Reason, Truth, and History. Cambridge University Press.

Searle, J.R. 1984. Can computers think? In Minds, Brains, and Science. Harvard University Press.

Thompson, B. 2003. The Nature of Phenomenal Content. Ph.D. dissertation, University of Arizona.

Wolfram, S. 2002. A New Kind of Science. Wolfram Media.

 

-oOo-

 

Bu makale Bilimvesaire.com’da Dr. Chalmers’ın nazik izniyle yayımlanmıştır. Kendisinin bu ve daha birçok makalesine buradan ulaşabilirsiniz.