Edward Page Mitchell’dan ‘Geriye Giden Saat’

 

◄ Bir önceki bölüm Bir sonraki bölüm ►

 

IV

Gök gürültüsünün sesi ağır top bombardımanını andırıyordu. Şimşeğin parıltısı, sanki büyük bir yangından çıkan ışık gibi uzun süre asılı kaldı. Ellerimizi gözlerimize siper ederek, Harry’le beraber aceleyle dışarı koştuk.

Kızıl bir gökyüzü altında, insanlar aceleyle Stadthuis’e doğru gidiyordu. Roma kulesi tarafında görülen alevlerden şehir merkezinde yangın olduğunu anladık. Her yönden yakınma ve çaresizliğe ait kesik konuşmalar duyuluyordu. “At etinin kilosu yirmi şilin,” dedi biri, “ekmek de on altı şilin.” “Ekmek gerçekten!” diye sertçe cevapladı yaşlı bir kadın: “Bir kırıntısını bile görmeyeli sekiz hafta oldu.” “Küçük torunum, topal olan, dün akşam gitti.” “Gekke Betje, çamaşırcı kadın hani, nasılmış biliyor musun? Açlıktan ölüyordu. Bebeği ölmüştü; kocası da–”

Daha yüksek bir top sesi bu kısa konuşmaları kesti. Şehrin içindeki kaleye doğru yönelmiştik; yolda, orada burada birkaç asker ve geniş siperlikli keçe şapkaları altındaki yüzleri son derece asık pek çok kasabalı gördük.

“Barutun olduğu tarafta bol bol ekmek var, ayrıca genel af da var. Valdez bu sabah surların üzerinden başka bir af duyurusu daha fırlattı.”

Heyecanlı bir kalabalık derhal konuşan kişinin etrafını sardı. “Peki ya donanma!” diye bağırdılar.

“Donanma Greeway havzasında karaya oturdu. Tüm anaların oğulları kıtlıktan, salgından göçene kadar denizi seyretse de mavnası bir arpa boyu ilerleyemeyecek. Vebadan ölüm, kıtlıktan ölüm, yangın ve tüfekten ölüm – Kasaba valisinin bize kendi şöhreti ve Orange Krallığı’nın şanına karşılık vad ettikleri bunlar.”

“Bizden yalnızca,” dedi kararlı bir vatandaş, “yirmi dört saat daha dayanmamızı ve okyanus rüzgârlarına dua etmemizi istiyor.”

“Ne ala!” diye alaya aldı ilk konuşan. “Dua et dur. Pieter Adriaanszoon van der Werf’in mahzeninde yeterince ekmek var. Size diyorum, Katolik Kral’a direnebilmesi için ona dolu bir mide veren şey bu.”

Sarı örgülü saçlı bir genç bir kız kalabalığı yararak ilerledi ve şikayetçinin karşısına dikildi. “İyi insanlar,” dedi kız, “onu dinlemeyin. İspanyol kalpli bir hain o. Ben Pieter’in kızıyım. Ekmeğimiz yok. Biz de geri kalan herkes gibi bitene kadar arpa lapası ve kolza tohumu yedik. Sonra da bahçemizdeki limon ve söğüt ağaçlarının yeşil yapraklarını… Hatta dere kenarında çıkan devedikenleriyle ayrıkotlarından bile yedik. Bu korkak yalan söylüyor.”

Yine de, söylenenler etkisini göstermişti. Halk kalabalığı, şimdi bir isyankâr topluluğuna dönüşmüş ve kasaba valisinin evine doğru dalga dalga ilerliyordu. Kabadayının teki, yoldan çekilsin diye kıza vurmak için elini kaldırdı. Serseri, göz açıp kapayana kadar yere yuvarlandı ve Harry nefes nefese, kıpkırmızı bir halde kızın yanına geçti; hızla gerileyen kalabalığa İngilizce bağırarak meydan okuyordu.

Kız son derece içten bir tavırla, Harry’e sarılarak öptü.

“Teşekkürler,” dedi, “Cesur biriymişsin. Benim adım Gertruyd van der Werf.”

Harry sözcük dağarcığı içerisinden uygun Felemenkçe ifadeleri bulmaya çalışıyordu, ancak kızın iltifatlar için bekleyecek gibi bir hali yoktu. “Babama zarar verecekler” dedi ve bizi hızla birkaç dar sokaktan geçirerek üç köşeli, ortasında iki minareli kilise olan bir meydana çıkardı. “İşte orada” diye ünledi, “St. Pancras’ın merdivenlerinde.”

Meydanda bir kargaşa yaşanıyordu. Kilisenin ilerisinden ilerlemekte olan büyük yangın ve duvarların dışından gelmekte olan İspanyol ve Valon toplarının gürültüsü, izdiham içerisindeki umutsuz kalabalığın kükreyişlerinin, liderlerinin ağzından dökülecek tek kelime ile gelecek ekmek için durmadan bağırışlarının yanında çok daha sakin kalıyordu. “Krala teslim olun!” diye bağırıyorlardı, “Yoksa teslim olduğumuzun işareti olarak Lammen’e cesedinizi biz göndeririz.”

Kendisinin karşısına dikilmiş kasabalıların hepsinden yarım kafa boyu daha yukarıda, uzun boylu ve o kadar esmer tenli ki, nasıl Gertruyd’un babası olabilir diye düşündüğümüz bir adam, tehditleri sessize dinledi. Vali konuştuğunda, isyankâr kalabalık, kendilerine rağmen dinlediler.

“Ne istiyorsunuz benden dostlarım? Yeminimizi bozup, Leyden’i İspanyollara teslim mi edelim? Bu kaderinizi kıtlıktan çok daha beter bir tarafa sürüklemektir. Ben yeminimi koruyacağım! Eğer istiyorsanız, beni öldürebilirsiniz. Sizin elinizde, veya düşmanların elinde veya Tanrının elinde yalnızca bir defa ölebilirim. Varsın, eğer gerekiyorsa, kıtlıktan ölelim; çünkü kıtlıktan kırılmak, onursuzluktan iyidir. Tehditleriniz umurumda değil; hayatım elinizde. İşte, alın kılıcımı göğsüme saplayın ve açlığınızı yatıştırmak için etlerimi aranızda bölüşün. Ancak ben hayatta olduğum sürece teslimiyet beklemeyin.”

Kalabalık dalgalanırken tekrar sessizlik oldu. Sonra etrafımızda yeniden mırıldanmalar başladı. Bunların üzerinden, Harry’nin hâlâ, bana soracak olursanız lüzumsuz bir şekilde, elini tutmakta olduğu kızın berrak sesi yükseldi.

“Denizden gelen rüzgârı hissetmiyor musunuz? Sonunda başladı. Kuleye! Oraya ilk varan kişi ay ışığında prensin gemilerinin beyaz yelkenlerini görecektir.”

Saatlerce kasabanın sokaklarında boş yere kuzenimi ve yanındakini aradım; kalabalığın Roma kulesine doğru ani hareketi nedeniyle ayrı düşmüştük. Baktığım her yönde, bu geniş yürekli halkı umutsuzluğun eşiğine getiren felaketin işaretlerini görüyordum. Gözleri açlıktan parlayan bir adam, kanal boyunca sıska bir fareyi kovalıyor, genç bir anne kollarında iki ölü bebeği ile, surlarda henüz ölen kocası ve oğlunun mezarı başında oturuyordu. Terkedilmiş bir sokağın ortasında duran, boyumun iki katı gömülmemiş ceset yığınının yanından geçtim. Yine de salgın, İspanyollardan daha nazikti, en azından bıçaklarını saplarken, bir taraftan haince yalanlar söylemiyordu.

Sabaha doğru, rüzgâr fırtınaya çevirmişti. Leyden içerisinde uyuyan yoktu, ne teslimiyet artık tartışılıyor, ne de kim şehri savunmayı düşünüyor, bununla ilgileniyordu. Karşılaştığım herkesin ağzında aynı şey vardı: “Donanma şafakla gelecek!”

Donanma şafakla gelmiş miydi? Tarih anlatıcıları öyle diyordu, ancak ben buna şahit olmadım. Tek bildiğim, şafaktan hemen önce fırtına, gök gürültülü, sağanak yağışlı daha sert bir rüzgâra çevirdi ve aynı anda gök gürültüsünden daha derin, boğuk bir patlama sesi bütün kasabayı salladı. Ben yaklaşan kurtuluşu gözleyen Roma kulesindeki kalabalığın arasındaydım. Sarsıntı, herkesin suratından umut ifadesini söküp aldı. “Tünelleri surlara ulaştı!” Ama nerede? Diğerleriyle birlikte beklemekte olan valiyi bulana kadar kalabalığı yararak ilerledim. “Çabuk!” diye fısıldadım. “Cow Geçidi’nin ilerisinde ve Burgundy kulesinin yakınındalar.” Bana bir göz attı, sonra patlamış olan paniği yatıştırmaya çalışmadan hızla ilerlemeye başladı. Onu yakından takip ettim.

Söz konusu surlara varana kadar yarım mil son sürat koştuk. Cow Geçidi’ne vardığımızda, gördüğümüz şey şuydu:

Duvarın olması gereken yerde, ilerideki batak tarlalara açılan büyük bir gedik vardı: Dışarıdaki hendekte ve aşağıda, duvardaki gediği açmak için şeytan gibi çabalamış adamların yukarı bakan suratları görünüyordu; birkaç fit kazanıyor, birkaç fit geriliyorlardı; gediğin açıldığı yerde bir avuç asker ve kasabalı, yıkılan taşların yerine etten duvar örüyorlardı; en fazla birkaç çift kadın ve genç kız, savunmacılara taş, kaynar su, zift, yağ ve yanan kireç dolu kovalar taşıyordu ve bazıları da hendekteki İspanyolların üzeri zift kaplı, alevli metal halkalar fırlatıyordu; kuzenim Harry oradakilerin başını çekiyor ve erkeklere ne yapmaları gerektiğini söylüyordu; valinin kızı da kadınlara…

Fakat dikkatimi diğer her şeyden daha fazla çeken, küçük, siyah giyimli bir kişinin aşırı heyecanlı haliydi; elinde dev gibi bir kepçeyle, saldırganların üzerine deliler gibi erimiş kurşun yağdırıyordu. Cephanesini yenilemek için kazan ve altındaki ateşe doğru dönünce, yüzüne ışık vurdu. Şaşkınlıktan bağırdım: Erimiş kurşun döken adam Profesör Van Stopp’tu.

Kasaba valisi Van der Werf, ani tepkimi duyarak bana döndü. “Kim o?” diye sordum. “Kazanın başındaki adam?”

“O,” dedi Van der Werf, “eşimin erkek kardeşi, saatçi Jan Lipperdam.”

Gediğin etrafında yaşananlar, biz durumu kavrayacak vakti bulamadan sonra ermişti. Tuğla ve taştan duvarı deviren İspanyollar, yaşayan duvarın geçilemez olduğunu gördüler. Hendekteki mevzilerini bile koruyamamışlardı; karanlığa doğru çekilmek zorunda kaldılar. Kolumda keskin bir acı hissettim. Çarpışmayı izlerken bir mermi isabet etmiş olmalıydı.

“Bunu kim yaptı?” diye sordu vali. “Kim, geri kalanlarımız gözlerimizi sersemce yarına doğru çevirmişken nöbet tutmaya devam etti?”

Gertruyd van der Werf, gururla kuzenimi öne çıkardı. “Baba,” dedi, “bu kişi benim hayatımı kurtardı.”

Vali “Bunun için müteşekkirim,” dedi, “ancak hepsi bu değil. Aynı zamanda Leyden’i ve tüm Hollanda’yı kurtardı.”

Başım dönmeye başlamıştı. Etrafımdaki yüzler gerçek değil gibi görünüyorlardı. Neden şimşek ve yıldırım sonsuza kadar sürüyordu? Neden saatçi, Jan Lipperdam, bana doğru döndüğünde yüzü hep Profesör Van Stopp’un yüzüydü? “Harry!” diye seslendim, “odamıza geri dönelim.”

Ama o elimi sıkıca, samimiyetle kavrarken, diğer eliyle hâlâ kızın elini tutuyordu; hareket etmedi. Sonra baş dönmesi beni tamamen ele geçirdi. Görüşüm bulanıklaştı; gedik ve savunmacılar gözlerimin önünde hiçliğe karıştılar.

 

-ooo-

 

◄ Bir önceki bölüm Bir sonraki bölüm ►