Kayıp Masumiyet – Simülasyon Senaryoları: Beklentiler ve Sonuçlar

 

Kayıp Masumiyet

Simülasyon Senaryoları: Beklentiler ve Sonuçlar

 

Yazan: Barry Dainton, Liverpool Üniversitesi
Orijinal adı: Innocence Lost. Simulation Scenarios: Prospects and Consequences
Taslak metin, Ekim 2002
{Küme parantezleri çevirene aittir.}

 

Özet. Uygun şekilde programlanmış bilgisayarların, bizimkiler gibi bilinçli deneyimlere sahip olabileceğini düşünenlerin, kendi deneyimlerinin de bir bilgisayar simülasyonun parçası olarak oluşturulmuş olabileceği ihtimalini kabul etmeleri gerekir. Bunu yalnızca kuşkulu ve radikal bir fikir olarak geçiştirmek hata olacaktır: Bostrom’un yakın zamanda belirttiği gibi, bilgisayar teknolojisindeki ilerleme şu anki hızıyla devam edecek olursa, her birimizin bir bilgisayar simülasyonunda yaşıyor olmamıza ait güçlü bir ihtimal bulunacaktır. Bu makalenin ilk kısmı, argümanın kapsamını genişletmeye ayrılmıştır: Bilgisayarlar, bilinci destekleyebilecek olmasa dahi (birçok ikici {İng. dualist } ve maddecinin {İng. materialist } düşündüğü gibi), yine de simüle edilmiş yaşamlar sürüyor olmamıza dair güçlü bir olasılık mevcuttur. Bu sonuçların işaret ettikleri, makalenin ikinci kısmının odak konusudur. Tartışılan başlıklar arasında şunlar vardır: Kıyamet Günü argümanı, şüphecilik, sanal yaşamın farklı biçimleri, aşkın idealizm, Kötülük Sorunu ve simülasyon etiği.

 

1. Simülasyon Tehdidi

Basit bir deneye katıldığınızı düşünün. Karşınızdaki ekranda, televizyonda yayımlanmış bir dizinin önceden kaydedilmiş sahnelerini izliyorsunuz; aynı zamanda, farklı odalarda, dokuz ayrı kişi daha aynı şeyi yapıyor. En azından öyle yaptıklarını düşünüyorlar. Aslında, ekranlardan yalnızca bir tanesi gerçek aktörlerin olduğu orijinal filmi gösteriyor; diğer dokuz ekran ise bilgisayarla-oluşturulmuş bir film göstermekte. Simülasyon çok iyi, aslına bakılırsa o kadar iyi ki, bilgisayarla-oluşturulmuş görseller, orijinallerden ayırt edilemez durumda. Açıktır ki, ekrandaki görseller dışında başvuracağınız herhangi bir şey yoksa, bu durumda (i) izlediğiniz kişilerin gerçek mi yoksa bilgisayarla-oluşturulmuş mu olduğunu ayırt edemezdiniz ve (ii) izlediğiniz filmin sanal değil, gerçek oyuncular içeriyor olma ihtimali yalnızca onda bir olurdu.

Şimdi benzer bir durum düşünün. Şu anki durumda, insan bilinç akışları {İng. stream of consciousness } yaratma ve kontrol etme yetilerimiz ciddi bir şekilde sınırlı. Bu durumun gelecekte değişeceğini ve herhangi bir uzunlukta, istenen herhangi bir karakteristiğe sahip insan-tipi bilinç akışlarının kolayca yaratılabileceğini varsayalım. Birbirinin ardı sıra gelen ve hepsi bir arada tek bir kişinin bilincini oluşturan bu akışlara, yaşam-akışı {İng. life-stream } ismini verelim. İçerdikleri farklılıklara rağmen, sizin ve benim yaşam-akışlarımız belirli bir tiptedir: Erken 21. yüzyıl insanı. Bunlara “tip-21 akışları” ismini verelim. Şimdi, varsayalım ki, herhangi bir nedenle, gelecekte çok yüksek sayıda tip-21 akışları yaratılacaktır. Daha açık olmak gerekirse, 2100 yılından sonra var olacak tip-21 akışlarının, 21. yüzyılın tamamındakinin sayısından on kat fazla olacağını varsayalım.

Bu senaryo sizi öncekiyle benzer bir açmaz içerisinde bırakmaktadır, ancak sonuçları daha tedirgin edicidir. Deneyimlerinizin, gerçek mi yoksa yapay olarak mı oluşturuluyor olduğunu ayırt edebilecek durumda mısınız? Hayır. 21. yüzyılın erken dönemlerinde ortaya çıkıyor gibi görünen deneyimlerinizin, gerçekten böyle olma ihtimali nedir? Yalnızca onda bir. Size, 21. yüzyılın başlarında yaşayan bir insansınız gibi gelmesine rağmen, yapay olarak üretilmiş tip-21 akışlarının tüm özneleri de buna benzer izlenimlere ve inançlara sahiptirler. Bu öznelerin tamamı yanılgı içindedir ve bu nedenle, bu öznelerden biri olma ihtimaliniz, olmama ihtimalinizden daha yüksek olduğu için, siz de bu öznelerden biri olabilirsiniz.

Bostrom’un izinden giderek, bu mantık yürütme çizgisini Simülasyon Argümanı [1] olarak adlandıracağım. Her ne kadar, herkes kendi yaşamakta olduğu yaşamların simülasyon olma ihtimalini dehşet verici [2] bir şey olarak görmeyecek olsa da, argüman, en azından yaşamlarımızın durumuyla ilgili koşulsuz varsayımlarımızı tehdit ettiği için, bunu bazen de simülasyon tehlikesi veya tehdidi olarak isimlendireceğim. Kuşkusuz birçoğu argümanı bir miktar ilgi çekici, ancak en nihayetinde tehditkâr olmayan bir merak konusu olarak görecek ve dahası makul gibi görünen nedenlerle, bir kenara bırakma eğilimde olacaktır:

Yapılabilir mi? Gelecek nesillerin veya gelecekteki uygarlıkların bilinci gerekli şekilde yönetebilme yetilerine sahip olmaları son derece olasılık dışı görünmektedir.

Kimse bununla uğraşır mı? Gerekli olan teknoloji erişilebilir hale gelse bile, nesillerimizin, zaman ve enerjilerini, gerçekçi 21. yüzyıl yaşamlarını en azından bizim varlığımız için anlamlı bir tehdit oluşturacak kadar muazzam sayılarda simüle etmekten, kullanacakları başka daha iyi şeyler olacaktır.

Devam eden kısımda bu itirazların düşünülenden daha az ağırlıkları olduğunu tartışacağım. Simülasyon Argümanının saygı duyulması gereken bir fikir olduğu ortaya koyduktan sonra, bazı sonuçlarını değerlendirmeye geçeceğim.

 

2. Uygulanabilirlik

“Simülasyon”u çok geniş bir anlam yelpazesinde kullanacağım: Bilince ait herhangi bir zaman dilimi veya durum, standart olmayan yöntemlerle veya (miktarı değişebilecek olmasına rağmen) kontrollü bir şekilde üretildiyse, simüle edilmiş olarak nitelendirilecektir. Simüle edilmiş deneyimler, elbette özlerinde gerçektir ve bilince ait simüle edilmiş bir zaman dilimi, orijinal bilinçli bir yaşamın simüle-edilmemiş uzantısı olabilecek olmasına rağmen, böyle olmak zorunda değildir. Bir yaşam (veya yaşamın bir parçası) için gerçek yerine sanal kelimesini, bu, eğer yalnızca simüle edilmiş deneyimlerden oluşuyorsa kullanacağım.

Bilinç farklı şekillerde ve farklı ölçülerde simüle edilebilir, bu nedenle daha fazla ilerlemeden önce bu farklara göz atmamız yararlı olacaktır.

Simülasyonun ölçüsü veya derinliği anlamında, tam ve kısmi simülasyonları karşılaştırabiliriz. Yukarıda karşılaştığımız, imal edilmiş tip-21 akışları, tümel simülasyonlara örnektir: Deneyimin her parçası ve her yönü yapay yöntemler ile oluşturulmaktadır. Kısmi simülasyonlarda, deneyimin yalnızca bazı yönleri yapay yöntemler ile oluşturulmuştur. Öznelerin tamamen (tüm bedensel deyimleri de içerecek şekilde düşünülebilecek) sanal çevreleri deneyimledikleri, fakat kendi orijinal psikolojilerini sürdürdükleri bir simülasyon, kısmi simülasyonların bir türüdür. Fakat aynı zamanda müdahalenin yalnızca içsel deneyimler ile sınırlandırıldığı durumlar da canlandırabiliriz. Psikolojinizin (yani anılar, inançlar, istekler, dil yetileri, kişilik özellikleri ve benzerleri), Napoleon’unkinin tam bir kopyası ile değiştirildiğini ve ardından kendi yatağınızda uyanarak, kendi çevrenizi her zamanki gibi algıladığınızı düşünün. Aşağıda, aksi belirtilmediği sürece, kısmi simülasyonlardan ziyade, tam simülasyonlar ile ilgileneceğiz [3].

Bilincin simüle edilebileceği şekiller konusunda ise, benim donanımsal (veya D-simülasyonları) ve yazılımsal (Y-simülasyonları) olarak isimlendireceklerimi ayırt etmek önemlidir. D-simülasyonları, normalde deneyimleri üretmekten sorumlu olan sinirsel donanıma doğrudan müdahale edilmesi ile meydana gelir. Y-simülasyonları ise (eğer beyin bir bilgisayardan başka bir şey değilse, beyin haricindeki) bilgisayarlarda koşturulan programlar (yazılımlar) tarafından üretilen bilinç akışlarıdır.

Aşağıdaki senaryolar hem D-simülasyonlarının hem de Y-simülasyonlarının tehdit edici sayılarda var olabileceği bazı durumları özetlemektedir. Senaryolar (en azından bize) zorlama görünebilirler. Bunlardan çıkarmamız gereken sonuçlar 3. kısımda tartışılacaktır.

 

Kipsel Gerçekçilik ve Diğer Dünyalar

Kipsel Gerçekçilere göre, mantıksal olarak mümkün olan tüm dünyalar, bu dünya kadar gerçektir. David Lewis’ın haklı ve kipsel gerçekçiliğin doğru olduğunu düşünelim. Gerçek dünyada insan-tipi bilinç akışları yaratmak her zaman rastlantısal ve zaman alıcı bir iş olsa dahi, bunun geçerli olmadığı mantıksal olarak pek çok olumsal dünya mevcuttur. Örneğin, her beynin anlaşılabilir ölçüde insani deneyimleri bulunan, sonsuz sayıda kavanozda-beynin bulunduğu bir dünya mevcuttur. Bu kavanozdaki-öznelerin sonsuz tanesinin tehditkâr tip-21 bilinç akışları olduğunu ve sizin ve benim yaşam-akışlarımızın çok sayıda kopyaları olduğunu farz edebiliriz. Elbette, bu olumsal evren yalnız değildir: Buna son derece benzeyen, yalnızca çok küçük detaylarda farklılaşan sonsuz sayıda başkaları vardır. İnsan tarzı bilincini taklit eden diğer yöntemlerin bulunacağı başka birçok olumsal evren de vardır. Y-simülasyonlarının mümkün olduğunu farz edin; bu durumda, beyin ile oluşturulmuş her bilincin, bilgisayarlar üzerine koşan yazılım kopyaları olan evrenler vardır. Kartezyen ikiciliği gibi bir şeyin doğru olduğu ve zihnin tamamen maddeden oluşmadığını düşünün. Hiçbir şey fark etmez: Sayısız dünyada, her biri bedeninden ayrılmış sayısız maddi olmayan ruh vardır, ve bunların içinde sayısız tip-21 akışı çeşitlemeleri somutlaşmaktadır. Bu akışların öznelerinin gerçek durumlarından tamamen habersiz olacaklarını belirtmeye gerek yoktur: Kendilerinin 21. yüzyıl dünyasında normal yaşamlar süren, bedensel varlıklar olduklarına inanırlar.

Eğer Kipsel Gerçekçilik doğru ise, simülasyon tehdidi açıkça gerçektir. Gerçek bir yaşam değil de sanal bir yaşam sürdürüyor olma ihtimali için ise basit bir hesaplama yolu yoktur. (Bize göre) Gerçek dünyanın sonsuz sayıda çok yakın kopyası olan dünyalar olabileceği için, aynı zamanda (bize göre) 21. yüzyıldaki Yeryüzünün aynısı (veya buna çok yakın) olan sonsuz sayıda dünya da var olabilir. Öyleyse, her simüle edilmiş tip-21 akışı gerçek bir tip-21 akışıyla eşleştirilebileceği için, gerçek ve simüle edilmiş akışların sayılarının eşit olduğu öne sürülebilir. Bu durumda kişinin yaşamının simüle edilmiş değil de gerçek olma olasılığı, en iyi ihtimalle yüzde ellidir.

Kipsel Gerçekçilik, diğer-dünyalardaki-simülasyonlar için tek potansiyel kaynak değildir: Çağcıl fiziğin görece spekülatif uzantılarında karşılaşılan “çoklu evren” kuramlarının da benzer şekilde tehditkâr sonuçları vardır. Örneğin, Smolin tarafından “her karadelik yeni bir evrene dönüşen birer tomurcuktur” şeklinde tarif edilen bir kozmosu düşünün (1997, 94). Bu modelin zamanda başlangıcı veya sonu olmayan çeşitlemeleri, farklı karakterlere sahip sonsuz sayıda alt-evrenler içerecektir. Bu tür bir kozmos kolayca sonsuz sayıda Yeryüzü-benzeri uygarlıkları olan sonsuz sayıda Yeryüzü-benzeri gezegene sahip olabilir. Bu ikincisinin yalnızca bir kısmı dahi tip-21 akışları oluştursa bile, yine de her gerçek tip-21 akışını, simüle edilmiş bir tip-21 akışı ile eşleştirmek mümkün olacaktır.

 

Y-Simülasyonları

Eğer mantıksal olarak mümkün tüm dünyalar gerçekse, kaçınılamaz şekilde muazzam sayıda simülasyon var olmalıdır. Ancak eğer yalnızca bu dünya gerçekse dahi, yine de büyük sayılarda tehditkâr simülasyonlar var olabilir – özellikle, eğer Y-simülasyonları mümkünse.

Bilgisayarların bir gün sahip olabilecekleri kapasiteyle ilgili spekülasyonlar yaygındır, ancak Frank Tipler, bunu birçoklarından daha ileri götürür. Tipler’a göre, bilinen fiziksel kısıtlamaları göz önünde bulundurarak, eğer nesillerimiz mümkün olabilecekleri kadar hızlı bilgisayarlar geliştirirse, gelecekte diriltilmeyi bekleyebiliriz. İlginç bir şekilde, Tipler, bizim diriltilmemizin, yaşamlarımızın aslında nasıl olduğu nesillerimizin hakkında detaylı bilgi sahibi olmalarına bağlı olmadığını öne sürer. Çıkarımı şu şekildedir:

(1) Bilgisayımsal {İng. computational } zihin kavramı doğrudur. Herhangi zihinsel yaşam, herhangi bilinç akışı, uygun bir şekilde programlanmış bir bilgisayar üzerinde yeniden üretilebilir.

(2) Mümkün olan insan-benzeri bilinç akışlarının (sonlu süresi olanların) toplam sayısı sonludur.

(3) Nesillerimizin geliştireceği “evrensel bilgisayarın” işlem gücü, uygulamada sonsuz olacaktır.

(4) Evrensel bilgisayar mümkün olan (ve sonlu uzunluktaki) her insan bilinç akışını kolayca simüle edebilecektir. [4]

(5) Bu nedenle dirilmemiz kaçınılmazdır: ‘Evrendeki bilgisayar kapasitesi, mümkün olan tüm insan simülasyonları, kapasitesinin anlamsız derecede küçük bir bölümünü kaplayacağı kadar arttığında, ölüler diriltilecektir.’ (1994, 225)

Eğer gelecek Tipler’ın tahmin ettiği şekilde gelişirse, Simülasyon Argümanı’nın gerçek bir şansı vardır: Sizin yaşamlarınızın sanal birer yaşam olma ihtimali aşırı derecede yüksektir. Tipler’ın kendisinin dediği gibi: “Bizlerin yalnızca devasa bir bilgisayar içindeki simülasyonlar olmadığımızı nasıl bilebiliriz? Açıktır ki, bilemeyiz.” (1994, 207)

Fakat Tipler’ın senaryosu oldukça fazla sayıda devasa eğer üzerine kuruludur. Tarif ettiği gibi bir gelecek fiziksel olarak mümkün olmayabilir; olsa bile, geleceğin yüksek olasılıkla anlattığı şekilde gelişeceğini düşünmek için hiçbir neden yoktur. Ancak, bu kusurlardan mustarip olmayan ve simülasyon tehdidi konusundaki imaları aşağı yukarı aynı olan çok daha mütevazı kestirimler de vardır.

Eğer bilgisayar teknolojileri geçmişteki birkaç on yıl boyunca sürdürdüğü hızda ilerlemeye devam ederse, en güçlü bilgisayarların, tipik bir insan beynine ait işlem gücü ve bilgi depolama kapasitesine eşit hale gelmesi veya bunu geçmesi çok uzun zaman almayacaktır. Görece iyimser tahminlerden birine göre, süper-bilgisayarlar bu eşiği 2010 kadar erken bir tarihte aşacaktır ve masaüstü bilgisayarlar aynı kapasiteye 2030 yılında ulaşacaktır. Daha tutumlu bir araştırma ise, şu anki eğilimler devam ettiği takdirde – ki devam edeceklerini düşünmek için geçerli nedenler vardır – dönüm noktasına süper-bilgisayarlar tarafından 2025 yılında ulaşılmış olacağı sonucuna ulaşmıştır [5]. Bu tür donanımlar erişilebilir hale geldiğinde, insan beyninin bilgisayımsal etkinliklerini simüle etmek mümkün hale gelecektir. Elbette bunun için beynin yapısı ve çalışma şekli hakkında oldukça detaylı bilgiler gerekecektir, ancak bu bilgi pekâlâ sonraki birkaç on yıl boyunca aşamalı olarak edinilebilir ve ayrıca bu doğrultuda halihazırda dikkate değer adımlar atılmıştır. Zihinselliğin tamamen bilgisayımsal bir olay olduğu varsayımı hakkında, insan beyinlerinin bilgisayarlı simülasyonları, biyolojik beyinler tarafından üretilenlerden öznel olarak ayırt edilemeyecek bilinçli zihinsel yaşamlar oluşturabilirler. Bu türden Y-simülasyonları önümüzdeki yarım yüzyıl gibi bir süre içerisinde mümkün hale gelebilir.

Bu türden birkaç simülasyon anlamlı bir tehlike yaratmaz, ancak eğer milyar veya trilyon mertebelerinde üretilmeye başlanırsa, durum açık bir şekilde tehditkâr bir hale bürünecektir. Bu türden bir durum en azından iki yolla gelişebilir. Tehditkâr simülasyonlar üretme yetisi son derece yaygın bir hale gelir, yani bundan yüzyıl sonra herkes bunları koşturabilecek masaüstü (veya el) bilgisayarlarına sahip olabilir. Eğer birkaç milyar bilgisayar bu kapasiteye sahip olsa ve bu bilgisayarlar yalnızca zaman zaman bu şekilde kullanılsa dahi, tehditkâr simülasyonlar kısa süre içinde endişe verici derecede büyük sayılara ulaşacaktır [6]. Alternatif olarak, veya buna paralel olarak, çok-da-uzak-olmayan gelecekte, süper-bilgisayarlar yüksek sayıda simülasyon koşturma yetisine sahip olabilir. Bostrom, potansiyel tehlikelerle ilgili Tipler-vari bir resim çizmektedir:

Gezegen-kütlesindeki bir bilgisayara ait bilgisayımsal güç için kaba bir kestirimin saniyede 1042 operasyon olduğunu kaydettik, ve bu, yalnızca şu an sahip olduğumuz, büyük ihtimalle optimum olmaktan uzak olan nano-teknolojik tasarımlar üzerine kuruludur. Bu şekilde bir tek bilgisayar tüm zihinsel insanlık tarihini (buna ata-simülasyonu diyelim), 10-7 saniyeden daha kısa bir süre içerisinde simüle edebilir. (2002b, 3)

Bu türden daha az güçlü cihazların görece yakın gelecekte erişilebilir hale gelmeleri bir miktar daha vakit alacaktır, ancak buradan çıkarılacak sonuç aynı kalır. Eğer nesillerimiz, ellerinde bulunan bilgisayım kaynaklarının yalnızca küçük bir bölümünü kullanarak ata-simülasyonları koşturabilecek yetiye dahi sahip olsalar, bunu pekâlâ yapabilirler ve oldukça sık yapabilirler. Bu şartlar gerçekleşmiş olsa sizin ile benim bir bilgisayar simülasyonu içerisinde yaşıyor olma riskimiz yüksek olacaktır[7].

 

D-Simülasyonları

Tehditkâr simülasyonların, daha az ilgi görmüş olan bir kaynağı daha mevcuttur. Birçoğumuz, ilaç kullanımına bağlı veya sıradan rüyalarda, tamamen gerçek görünen halüsinasyonlar deneyimlemişizdir. Bu yöntemlerle elde edilen halüsinasyonlar tipik olarak kontrolsüzdür : Önceden ne tür bir sanal dünya halüsinasyonu göreceğimizi veya ortaya çıkacak senaryolarda hangi rolü oynayacağımızı belirleyemeyiz. Bu durum pekâlâ değişebilir. Beyin bilimlerindeki ilerlemeler, kontrollü halüsinasyonların – veya D-simülasyonlarının – oluşturulmasını, güvenli, kolay ve güvenilir bir şekilde olanaklı hale getirebilir. Bu kontrollü halüsinasyonların bir bölümünü neredeyse kaçınılmaz bir şekilde, tehditkâr simülasyonlar oluşturacaktır.

D-simülasyonlarına giden bir yol, bilim kurgudan aşina olduğumuz türde sinirsel implantları ve insan-makina tümleştirmelerini gerektirir. Bilgisayarlar ile mekanik olarak – ekranlar, klavyeler ve benzerleri vasıtasıyla – etkileşime girmek hantaldır ve çok sayıda araştırma bu süreci kolaylaştıran yöntemler üzerine gitmektedir. Halihazırda düşünülmekte olan yöntemler arasında, en azından görece maceracı araştırmacılar için, beyni doğrudan bilgisayara bağlama yöntemleri bulunmaktadır. Bu teknolojiler henüz gelişimlerinin ilkel bir aşamasındadır [8]. Günümüzden yüz yıl sonra, çocuklar kafalarının derinlerine yerleştirilmiş, sinirsel gelişimlerini hem takip eden hem de buna ayak uyduran implantlar ile büyüyor ve zihinleri, bilgisayarlarla birçok seviyede ve çeşitli yollarla doğrudan etkileşime geçiyor olabilir.

Bu tür bir arayüzden yararlanılabilecek bazı kullanımları canlandırmak çok zor değildir. Düşünceleriniz doğrudan bir başkasının zihnine iletilebilir – her ikiniz de yanı bilgisayar ağına bağlıysanız. Unutkanlık büyük ölçüde geçmişte kalacaktır: Düşünceleriniz ve deneyimleriniz, kullanıma hazır bir şekilde kolayca bir bilgisayar dosyasında yedeklenebilir. Araştırmamızla daha ilgili olan, tam kapsayıcı {İng. fully immersive} sanal gerçeklik de bir ihtimaldir. Makina tarafından oluşturulan sanal dünyalarla etkileşim kurmak için bir giysi giymenize ve {sanal gerçeklik} gözlüğü takmanıza gerek kalmaz, gerekli görevleri implantlarınız yerine getirir. Duyusal deneyimleriniz, duyu korteksinin ilgili bölgelerinin uyarılmasıyla doğrudan makina-kontrollü olur. (Simüle edilmiş) bedeninizin sanal çevredeki hareketleri sizin kontrolünüzdedir ancak fiziksel bedeninizi gerçekten hareket ettirmenize gerek kalmaz: Bedeninizin yapmasını amaçladığınız hareketler, motor korteksinizde ve diğer başka yerlerde bulunan implantlar tarafından tespit edilir ve bu bilgi sanal bedeninizin ilgili hareketlerini oluşturmak için kullanılır. Bir koltukta hareketsiz bir şekilde otururken, (söz gelimi) bir uçağı dağların arasındaki dar bir geçitten geçirmeye ait tam olarak gerçekçi bir deneyimi yaşamak mümkün olur. Kendinizin deneyimli bir pilot olduğunuza dahi inanabilirsiniz : İmplantlar, gerçek anılarınızı geçici olarak bastıracak uygun sahte anılar sağlayabilir. Alternatif olarak, (sanal) 21. yüzyıl çevresinde sıradan bir yaşam sürdüren sıradan bir 21. yüzyıl insanı olduğunuza inanabilirsiniz.

Eğer bu tür bir teknoloji yaygın hale gelirse, D-simülasyonlarının tehditkâr hale gelmek için yeterli sayılarda oluşturulacağı kesinlikle inanılmaz değildir. İnsanlar geçmişe sanal gerçeklik “yolculuklarını” oldukça sık bir şekilde gerçekleştirebilirler. Bunlar kesinlikle tarih dersleri sırasında zaman zaman, ve geçmişteki belli dönemlerde yaşamanın neye benzediği ile yakından ilgilenen amatör ve profesyonel tarihçiler tarafından daha yoğun bir şekilde kullanılacaktır. Fakat bu tür yolculuklar aynı zamanda – çok daha fazla sıklıkla – eğlence için gerçekleştirilebilir. Gelecekteki pembe diziler pekâlâ günümüzdeki eşdeğerlerinde bulunmayan bir kapsamlı/etkileşimli bir karaktere sahip olabilir, bilgisayar oyunları da öyle. Kolayca gösterildiği gibi, bunlar akla yatkındır.

Nesillerimiz geçmişi oldukça sık “ziyaret” edebilir, fakat ancak pek azı yaşamlarının önemli bir miktarını D-simülasyonları içerisinde geçirmek isteyeceği için yukarıda sunulan yaşam-akışı kavramı artık simüle edilmiş bilinç için uygun bir birim değildir. Daha kısa süreli bir şey gerekmektedir [9]. Bu nedenle, şimdilik, günübirlik kesintisiz bilinç akışlarını – veya kısaca G-akışlarını – birim olarak kullanalım. (Daha kısa bir birim de seçilebilirdi, ancak göreceğimiz üzere elde edeceğimiz sonuç çok farklı olmayacaktır.) Tehditkâr G-akışları sınıfımızı, 2002 yılının gerçek sakinlerinin deneyimlediklerine benzeyen simüle edilmiş akışlar arasından seçelim ve bunlara TG-akışları diyelim.

Dünya’nın şu anki nüfusunun altı milyar olduğunu varsayarsak, 2002 yılı için 2 x 1012 ‘nin biraz üzerinde G-akışı mevcuttur. Eğer gelecekte çeşitli tiplerde buna yakın sayıda TG-akışları mevcut olursa, şu anda yaşamakta olduğunuz deneyimlerin orijinal değil de simüle ediliyor olma ihtimali yaklaşık yüzde ellidir. Gelecekte yaratılacak TG-akışlarının sayısı bundan fazlaysa, 2002 yılının orijinal sakinleri arasında bulunma ihtimaliniz de buna bağlı olarak düşecektir.

Aslına bakılırsa, gelecekte yaratılacak TG-akışlarının sayısı kolayca çok daha yüksek olabilir. D-simülasyonlarının sıradan olaylar haline geleceği ana S-eşiği ismini verelim. S-eşiğinden itibaren, gelecekteki her insanın 2002 yılına bir kez sanal gerçeklik ziyaretinde bulunacağını ve bu ziyaretlerin farklı tiplerde olduğunu varsayalım. Şimdi, eğer insan uygarlığının S-eşiğinden sonra on bin nesil daha devam edeceğini ve her birinin ortalama on milyar nüfusu olacağını farz edersek, 2 x 1012 orijinal G-akışlarına kıyasla, 1,0 x 1014 TG-akışları olacaktır. Her gerçek akışa karşılık elli simüle edilmiş akışla, gerçekten 2002 yılında yaşıyor olma şansınız ellide bir olur. Daha iyimser senaryolarda, içinde bulunduğunuz açmaz daha da riskli hale gelir. Eğer insanlığın uzun bir tarihi – sabit veya ilerleyen teknoloji ile, diyelim ki, S-eşiğinden sonra bir milyon nesil – ve daha büyük bir ortalama nüfusu varsa – diyelim ki, yüz milyon – şu hâlde, yaklaşık olarak toplam 1,0 x 1017 TG-akışı bekleriz, ki bu da 2002’de yaşıyor olma ihtimalinizi yaklaşık elli binde bire düşürür! Bu durumda, bin kişiden yalnızca biri bile 2002 yılına bir sanal gerçeklik yolculuğu yaparsa, gerçekten 2002’de yaşıyor olma ihtimaliniz hâlâ ellide birdir [10].

 

3. Değerlendirmeler

Bir simülasyon tehdidinin ortaya çıkabileceği farklı şekiller içerisinde, Kipsel Gerçekçilik en katı olanıdır. Bilimsel olarak neyin mümkün olduğunu veya geleceğin ne şekilde gelişeceği konusunda tahminde bulunmayı gerektirmez ve mantıksal olarak mümkün olan şeyler alemi o kadar büyük, o kadar sınırsızdır ki, tehditkâr simülasyonlar kaçınılmaz şekilde son derece fazladır. Fakat elbette, Kipsel Gerçekçiliğin kendisi son derece tartışmalı metafiziksel bir öğretidir ve filozofların pek azı doğru olduğunu düşünür. Birçokları için öğretinin hatırı sayılır bir simülasyon tehdidi oluşturacak olması dahi reddedilmesi için bir diğer neden olarak görülecektir.

Tehditkâr türlerden (yani, tüm bilinçli yaşamların önemli bir bölümünün simüle edilmiş olduğunun var sayılmasının makul olduğu türden) çoklu evrenleri içeren senaryolar için de benzer düşünceler geçerlidir [11]. İlgili fizik son derece spekülatif ve tartışmalı olduğundan, şu an için bu tür kuramların ne kadar ciddi ele alınması gerektiğini bilmek mümkün değildir. Yine de evrenimizin bu kuramların öngördüğü gibi bir karaktere sahip olma ihtimalleri göz ardı edilemez ve aynı şey bunlardan kaynaklanan simülasyon tehdidi için de geçerlidir.

Y-simülasyonlarından kaynaklanan sorunlar biraz farklıdır. İnsan beyninin bilinen evrendeki en karmaşık nesne olduğu iddiasına aşina olanlar için, kısa vadede bizim de bununla kıyaslanabilecek kadar karmaşık ve bu kadar {yüksek} bilgisayım gücüne sahip makinalar inşa etme yetisine sahip olacağımızı öğrenmek şaşırtıcı olabilir. Fakat durum böyle de olsa – ki ben bundan şüpheliyim – bilgisayar teknolojilerindeki ilerlemelerden kaynaklanan simülasyon tehdidi, Bostrom ve Tipler’ın bizi inandırmaya çalıştığından daha düşüktür. Y-simülasyonlarının bir tehlike oluşturmaları için gerçek anlamıyla bilinçli olmaları gerekir. Öyle olacakları hiçbir şekilde kesin değildir.

Tipler, zihin için bilgisayımsalcılık {İng. computationalism } ile işlevselciliğin {İng. functionalism } birleşimi olan bir görüş benimser (1994, 124-7). Eğer bir zihne sahip olmak doğru türde nedensel örgütlenmeye sahip olmaktan fazlası değilse, bu durumda en azından prensipte, zihinler, bilgisayarlar da dahil olmak üzere birbirlerinden aşırı derecede farklı fiziksel (veya fiziksel-olmayan) sistemlere yerleştirilebilirler. İşlevselcilerin zihinsel durumlar ve özellikleri – tamamen nedensel-işlevsel koşullarla – tanımlama şekilleri göz önünde bulundurulduğunda, insan zihninin nedensel-işlevsel örgütlenmesinin kopyası olan bilgisayarlar, bilinçli olmak zorundadırlar. Bunun nedenleri iyi bilinmektedir ve tanıdıktır. İşlevselcilik deneyimin içsel niteliksel özelliklerini tamamen gözden kaçırır veya göz ardı eder – deneyimlere deneyimsel doğalarını kazandıran özelliğin kendisini! İşlevselciler, bu itiraz ile karşılaştıklarında bilincin niteliksel boyutunun ilgisiz veya hayali olduğunu ileri sürerler, ancak birçoklarının görüşüne göre, ben de dahil olmak üzere, bu kahramanca argümanlar hiçbir şekilde ikna edici değildir. Eğer işlevselcilik yanlışsa, bilgisayar-tabanlı simülasyonların bilinçli olacağına dair hiçbir garanti yoktur.

Bununla birlikte, işlevselciliğin reddi, bilgisayar-tabanlı bilinç ihtimalini tamamen ortadan kaldırmaz. Kartezyen ikicilik bu ihtimale karşı belki de en güvenli savunmayı verir, ancak ikiciliğin başka bir biçimi hiçbir savunma sağlamaz. David Chalmers tarafından takdire değer şekilde araştırılan, “indirgemeci-olmayan” veya “ikici” işlevselcilik öğretisine göre deneyimler fiziksel değildir, ancak işlevsel örgütlenme ile nomolojik olarak ilişkilidir; bu bakış açısında beyninizi simüle eden bilgisayar simülasyonları, size ait olanlardan ayırt edilemeyecek bilinç akışları oluşturacaktır [12]. Ancak Chalmers’ın kendisinin de kabul edeceği şekilde, indirgemeci-olmayan işlevselcilik en iyi ihtimalle madde-zihin problemi için olası bir çözümdür. Maddecilik, gayet güncel olan bir diğer seçenektir. Belki de olgusal özellikler, yalnızca bir tür maddesel özelliktir. Eğer öyleyse, insan-tipi bir bilinç pekâlâ insan-tipi bir beyin veya en azından benzer bir tür biyolojik sistem gerektiriyor olabilir [13]. Elbette, bundan emin olamayız. Beynimizdeki fiziksel süreçlerin hangi yönlerinin bilinçten sorumlu olduğunu bilmiyoruz; dolayısıyla ilgili fiziksel süreçlerin çok farklı fiziksel sistemlerde yeniden üretilebileceği ihtimalini göz ardı edemeyiz – hatta belki silikon yongalarda bile. Fakat bu bir ihtimalden fazlası değildir ve eğer maddecilik doğru ise büyük olasılıkla da oldukça uzak bir ihtimaldir.

Bilgisayımsal zorluklar ele alındığında ise, durum açık ve net olmaktan çok uzaktır. İşlevselcilerin – hem klasik hem de ikici görüşte olanların – bilgisayar teknolojilerinin gelecekteki gelişmeleri konusunda temkinli olmak için geçerli nedenleri olmasına rağmen, zihin felsefesi konusunda farklı fikirleri olanların endişelenmek için çok fazla nedenleri yoktur: {Bu kişilere göre} Beyin-simülasyonları gerçek anlamıyla bilinçli olmadığı için herhangi bir tür tehdit oluşturmazlar.

Buna karşılık D-simülasyonlarının arz ettiği tehlike oldukça gerçek gibi görünmektedir. Bu başlık altında kalan süreçler ile oluşturulan simülasyonlar, yalnızca bilgisayım olmaktan ziyade, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde bilinç akışlarıdır. Bu öngörülen akışlar bilgisayarlar yerine beyinler tarafından oluşturulduğu için en biyoloji odaklı maddecilerin dahi ihtimali ciddiye almak için nedenleri vardır.

Maddeci bir kimse yukarıda kabaca tarif edilen senaryo için gereken türdeki beyin-bilgisayar bağlantılarının fazla müdahaleci ve yayılmacı oldukları için, beyin içindeki varlıklarının bilinçli deneyimlerin yaratımı ile uyumsuzluğa neden olacağını ileri sürebilir. Bilincin altında yatan fiziksel süreçler hakkındaki bilgisizliğimiz göz önünde bulundurulduğunda, bu ihtimal göz ardı edilemez, ancak olası olduğu varsaymak için de pek az nedenimiz bulunur. Ne de olsa, öngörülen arayüzler deneyim-üreticileri olarak sinir hücrelerinin yerini almayacaktır, yalnızca sinir hücrelerinin veya sinirsel devrelerin tetiklenmelerini yapay olarak kontrol edecek yollar sunarlar – ki bunun küçük ölçeklerde mümkün olduğunu halihazırda biliyoruz. Elbette, gereken nano-ölçekli teknolojinin şu an için üretebileceğimizin çok ötesinde olduğunu belirtmeye gerek yok, ancak üretebilsek dahi, beyin işleyişi konusundaki anlayışımız, bunların etkin şekilde yerleştirilebilmesi için yeterli seviyede gelişkin değildir. Fakat durumun bu şekilde devam edeceğini düşünen kişilerin, Arthur C. Clarke’ın, yeterince ilerlemiş bir teknoloji, büyüden ayırt edilemezdir şeklindeki ünlü özdeyişini akıllarında bulundurmaları gerekir. Yüz yıl önce, organ nakli ve genetik mühendislik gibi bugün rutin haline gelmiş yöntemler mucize olarak görülecektir. Bundan yüz yıl sonra da bizim nesillerimizin benzer şekilde etkileyici becerilere sahip olmaları olası değil midir?

D-simülasyonları ihtimaline açık olması gerekenler yalnızca maddeciler değil, aynı zamanda ikicilerdir de.

Deneyimlerimiz, maddi olmayan özler içerisinde ortaya çıksa da, zihinlerimizin derinlemesine beyinlerimize bağlı oldukları ortadadır. Hiçbir çağcıl ikici duyusal deneyimlerimizin seyrinin beyinlerimizdeki sinirsel etkinliğe bağlı olduğunu reddetme eğilimde olmayacaktır, ve yalnızca bu gerçek bile sınırlı bir tür kontrollü halüsinasyon ihtimalini açığa çıkarır. Fakat ikicilerin, aynı zamanda uygun sinirsel müdahalelerin, inançlarımız, amaçlarımız ve arzularımız üzerinde etkileri olabileceğini kabul etmeleri gerekir. Sarhoşluk veren maddeler yalnızca bedensel hareketlerimizin kontrolünü zorlaştırmaz, aynı zamanda net bir şekilde düşünmemizi de zorlaştırır ve sayısız beyin hasar biçiminin kişiliklerimiz ve bellek de dahil olmak üzere, bilişsel işlevlerimiz üzerinde daha kapsamlı (ve sıkça kalıcı) etkileri bulunmaktadır. Eğer beyin hasarı, belli anıların kalıcı kaybına yol açabiliyorsa, bilinçli erişimine sahip olduğumuz anıların, beynimizde saklanan bilgilere bağlı olması olası değil midir? Ki bu durumda, uygun sinirsel müdahale, bir 23. yüzyıl insanının, bir 21. yüzyıl insanının sahip olmuş olacağı türden görünürdeki-anılara erişimini sağlayabilir.

Ancak hem maddeciler hem de ikiciler ile ilgili belirtilmesi gereken bir nokta daha vardır. Bahsetmekte olduğum türde beyin-bilgisayar arayüzleri son derece sıkı şekilde kontrol edilen halüsinasyon olasılıklarını mümkün kılar, ancak benzer şekilde yaşam-benzeri D-simülasyonlarını tetiklemek için, ince ayarlı bir kontrol konusunda daha düşük potansiyelleri olmasına rağmen, kuşkusuz başka yöntemler de mevcuttur. Sıradan, yükseltilmemiş {İng. unaugmented } insan zihinleri, kendilerine ait son derece ayrıntılı ve gerçek gibi görünen sanal gerçeklikleri, neredeyse hiç zorlanmadan oluşturabilir. Sıradan rüyalar hem bunun için hem de sınırlı ve/veya parçalı bulguları karmaşık sanal dünyalara çevirme yetisi hakkında kanıtlar sağlıyor. Çoğumuz, (diyelim ki) 17. yüzyılda geçen bir film izledikten kısa bir süre sonra kendisini bu dönemde geçen son derece canlı rüyalar görürken bulmuştur sanıyorum. Bu gibi durumlardaki rüya-çevresinin, ekranda görülenlerden esinlenilmesine rağmen, çoğu zaman kendine ait bir derinliği ve karmaşıklığı vardır. Gelecekte geliştirilecek deneyim-tetikleme yöntemleri bu sıradan yetilerden kolayca yararlanabilir. Gereken şeyler yalnızca insanları istedikleri zaman rüya-benzeri-duruma girmelerini sağlayacak ve sonrasındaki (tamamen-yaşam-benzeri olan) halüsinasyonun genel gidişatını yönlendirecek güvenli ve güvenilir bir ilaçtır – bunlardan ikincisi için gerekli çerçeve, öncesindeki kısa bir okuma, veya video görüntüleri (örneğin, 21. yüzyıl televizyon dizisine ait) izleme olabilir. Halüsinasyonları kontrol etmeyle ilgili bu yöntem, daha önce bahsedilen bilgisayar-güdülemeli çeşit ile ayı şekillerde – örneğin, eğitim ve eğlence gibi – kullanılabilir. Benim görebildiğim kadarıyla, bu kontrollü (kısmi) halüsinasyon tetikleme yöntemi herhangi bir felsefi zihin anlayışı tarafından reddedilmemektedir. Aynı zamanda elde edilebilir olduğunun ispatlanma olasılığı yüksektir, hatta belki yakın vadede [14].

 

4. Sonuçlar

Kipsel Gerçekçilik, metafiziksel olarak abartılıdır, fizikteki gelişmeler Çoklu-Dünya hipotezinin terk edilmesine neden olabilir ve bilgisayımsal zihin anlayışı son derece şüphelidir. Ancak, bu öğretileri reddedenler, bu şekilde davranarak simülasyon tehdidini azalttıkları fikri ile huzura ererken, bu sonuncusunun var olmadığı sonucuna ulaşmakta hata ederler. Görmüş olduğumuz gibi tehditkâr simülasyonlar yaratmak için, göz ardı etmesi daha zor olan başka yöntemler de vardır. Bekleneceği üzere, Simülasyon Argümanının gücünü kabul etmek birtakım sonuçlara yol açar; bunlardan görece önemli ve ilgi çekici olan bazılarını özetleyeceğim.

 

NEREDEYİZ?

Simülasyon tehdidi gerçek olabilir, ancak gerçek yaşamlardan ziyade sanal yaşamlar sürdüğümüzü farz etmek için de erkendir; ne de olsa geleceğin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Simülasyon Argümanının, en azından görünürde açığa çıkardığı şey, aşağıdaki üç önerme arasında gerilim olduğudur:

A. İnsanlığın uzun ve başarılı bir geleceği olacaktır.

B. Teknoloji, bilinen herhangi bir türde insan yaşamı için gerçekçi deneyim simülasyonlarını mümkün kılacaktır ve bunlar sıkça ve çok çeşitli türlerde yaratılacaktır.

C. Siz ve ben 21. yüzyılın başlarında var oluyoruz.

Ne (A) ne de (B) ciddi bir simülasyon tehdidini garanti altına alır. İnsanlık, simülasyon teknolojisini geliştirmeden veya uygulamadan uzun süre varlığını sürdürebilir, (B)’ye bu nedenle ihtiyaç vardır. Fakat simülasyon teknolojisi erişilebilir olsa ve yaygın ve çeşitli şekillerde kullanıma açılsa dahi, tehditkâr simülasyonlar 21. yüzyıl başlarında yaşayan bizler için anlamlı bir tehlike oluşturmadan önce uzun süreler boyunca kullanımda olabilir – eğer böyleyse, (B)’ye ek olarak (A) da gerekecektir. Açık olan şey, (A) ve (B)’nin doğruluğu konusunda ne kadar güven sahibi olursanız, (C)’nin doğruluğu konusunda o kadar az güven duymanız gerektiğidir. (C) önermesi aynı zamanda aşağıdaki ile de gerilim halindedir:

D. Kipsel Gerçekçilik doğrudur ve/veya çoklu evren kuramının (tehditkâr bir biçimi) doğrudur.

Tekrar etmek gerekirse, (D)’nin doğrulu konusunda ne kadar güven duyuyorsanız, (C)’nin doğruluğu konusunda o kadar az güven sahibi olmanız gerekir [15].

 

ERTELENEN KIYAMET GÜNÜ

Simülasyon Argümanı, (A) göz önüne alındığı takdirde, bazılarının biz insanların önümüzde uzanan uzun bir geleceğimiz olmadığına inandıran bir mantık yürütme çizgisinin temellerini sarsmaktadır ve bu anlamda kendi kendisini besler.

Brandon, Carter, Gott ve Leslie’ye ait Kıyamet Günü Argümanı, önümüzdeki birkaç yüz yıl içerisinde insan ırkının pekâlâ soyunun tükenebileceği sonucuna ulaşır. Neden? Çünkü siz sıradan, hiçbir şekilde olağandışı olmayan bir kişisiniz ve kendinizi 21. yüzyılın başında yaşarken buluyorsunuz. Tipikliğiniz göz önünde bulundurulduğunda, kendinizi, var olacak tüm insanların yalnızca küçük bir yüzdesinin yaşıyor olduğu, insanlık tarihinin istisnai bir döneminde bulmanız son derece olasılık dışıdır. {Buna karşılık} Kendinizi, var olacak tüm insanların önemli bir yüzdesinin yaşıyor olduğu bir dönemde var olduğunu bulmak, çok daha yüksek olasılıklıdır. Bu nedenle, bu {içinde bulunduğumuz} böyle bir dönemdir, ve bu yüzden insanlığın uzun ve başarılı bir geleceğe sahip olması muhtemel değildir. Soyumuzun tükenişi (muhtemelen) çok yakındır. Benzetme yapmak gerekirse, uyandığınızda soyadınızı unutmuş olduğunuzu farz edin; soyadınızın telefon rehberinin orta kısımlarında, isimlerin çoğunun bulunduğu bir yerlerde olması, ilk veya son sayfada bulunmasına göre çok daha olasıdır. Benzer şekilde, geri kalan her şey aynı kalmak kaydıyla, olağandışı olmayan bir kimsenin, kendisini, tarihin diğer insanların çoğunun bulunduğu bir döneminde bulması daha olasıdır.

Kıyamet Günü akıl yürütme çizgisi, teknik nedenlerle eleştirilmiştir; içerdiği antropik ve istatistiksel muhakeme birleşiminin hatalı olduğunu düşünenler vardır. Sorun karmaşıktır ve henüz çözüme ulaşmamıştır [16]. Bununla beraber, yukarıdaki fikirlerin ışığında, Kıyamet Günü Argümanında yer alan muhakeme geçerli dahi olsa, argümanın sonuçları yine de tartışmalıdır, zira bilinç akışınızın göründüğü gibi, 21. yüzyılın başında cereyan ettiği şeklindeki tartışmalı bir öncül üzerine kuruludur. İnsanlığın {gelecekten} beklentileri hakkında iyimser olduğunuzu farz ederseniz, aşağıdakini makul şekilde öne sürebilirsiniz:

İnsanlığın uzun vadeli beklentileri konusunda iyimser olduğum için, Simülasyon Argümanı beni, bilinç akışımın aslında 21. yüzyıldan daha ileriki bir tarihte, gerçekleşecek tüm insan-benzeri akışların çoğunluğunun gerçekleştiği (uzun) bir dönem içerisindeki bir noktada var olmasının, olmamasından daha yüksek olasılıklı olduğunu düşünmeye itiyor. Bu, tam olarak Kıyamet Günü düşüncesinin ulaştığı noktadır. Bu nedenle Kıyamet Günü düşüncesi – kendi içinde – “İnsanlığın uzun ve başarılı bir geleceği olacağı”na verdiğim ihtimali düşürmem için bana herhangi bir neden sunmaz.

Kıyamet Günü Argümanını ileri süren kişiler, bizleri, (bir tür olarak) uzun bir geleceğe sahip olma ihtimalimizin, (bireyler olarak) düşündüğümüzden daha düşük olduğunu ikna etmeye çalışırlar. Ancak siz, insanlığın uzun ve başarılı bir geleceği olacağını düşünme eğilimindeyseniz, Simülasyon Argümanının sizi, aslında gelecekte var olduğunuz (veya 21. yüzyılın sonrasındaki bir zamanda) sonucuna ulaştırması gerekir ve bu, var olmak için hiçbir şekilde olağanüstü bir zaman olmadığı için (insanlığın varlığını uzun zaman sürdürdüğünü varsayarsak), Kıyamet Günü akıl yürütmesinin, insanlığın uzun vadeli beklentileri konusundaki iyimserliğinizi etkilemesi için hiçbir neden yoktur.

 

SOYUMUZUN TÜKENMESİ BİZİ KURTARMAYABİLİR

Daha geniş, daha az yerel bir açıdan bakarsak, görece yakın gelecekte insanlığın nesli tükense dahi – veya tükenmese ancak simülasyon teknolojisini hiç geliştirmese (veya uygulamasa) – bunun bir önemi olmayabilir, zira siz ve ben yine de gerçek değil de sanal yaşamlar sürüyor olabiliriz. Kipsel Gerçekçilik bu sonuca giden yollardan birini sağlar, çoklu evren senaryoları da. Ancak en azından bir yol daha vardır: Tehditkâr simülasyonlar, dünya dışı uygarlıklar tarafından yaratılmış olabilir.

[Bunun için] Uzaylıların Yeryüzünü ziyaret etmiş olmaları gerekmez. İnsan deneyimine ait simülasyonlar oluşturmak için gereken bilgi, şimdi dahi yıldızlara yayımlanmaya başlamıştır ve kuşkusuz bu önümüzdeki birkaç yıl boyunca – veya soyumuz tükenene kadar – devam edecektir [17]. Güneş’e birkaç düzine ışık yılı uzaklıktaki herhangi bir uzaylı dinleme noktası, Yeryüzünden yayılan zayıf radyo sinyallerini dahi tespit edebilecek bir konumdadır ve bunlar deşifre edildiğinde fiziksel bileşimlerimiz (örneğin, yakın zamanda yayımlanacak tipik insan DNA dizilimi gibi, eğer henüz yayımlanmadıysa) ve yaşam şeklimiz hakkında (örneğin, radyo söyleşileri, televizyon dizileri gibi) detaylı bilgiler sağlayacaktır. Bu bilgiler, en azından prensipte, uzaylı ana-gezegenlere iletilip, tipik insan bilinç akışı nesilleri oluşturmak için kullanılabilir. Bu dünyaların, sinyallerin yakın çevremizden yola çıkıp ışık hızında yolculuk ile ulaşılmasının binlerce (veya milyonlarca) yıl sürecek kadar uzakta oldukları gerçeği, simülasyonların olası üretimleri söz konusu olduğunda önemli bir sonuç doğurmaz – benzer şekilde, sinyaller ulaşmadan önce insanlığın soyunun tükenmesi ihtimali de.

Bu ihtimal, ve bu türden diğerleri, bilgisayımsalcılar için büyük önem arz etmelidir. Kendimiz hakkında kısa süre içerisinde sağlayacağımız bilgiler göz önünde bulundurulduğunda, teknolojik olarak gelişmiş bir uzaylı türü, sıradan insanlara ve sıradan insan yaşamına ait yapısal olarak doğru Y-simülasyonları yaratmakta ve koşturmakta zorlanmayacaktır. Bunlara benzer simülasyonlar, kompütasyonalistlerin düşündüğü şekilde, bilgisayarlar içerisinde bilinçli olabiliyorlarsa, onların bilgisayarlarında bilinçli olmayacaklarını düşünmek için herhangi bir neden yoktur. Tehditkâr olmak için yeterli sayıdaki insan-tipi simülasyonların yaratılacağı senaryoları canlandırmak zor değildir (örneğin, uzaylı tarihçiler, insan uygarlığının çöküşüne doğru giden dönemle ilgili, bu talihsiz olaydan nasıl kaçınılabilmiş olacağını görmek için parametrelerle oynayarak çok sayıda tam-ölçekli simülasyon koşturabilirler).

Maddecilerin ve ikicilerin endişelenecek daha az şeyleri vardır, ancak bu iki gruptan hiçbirisi şu ihtimali göz ardı etmemelidir: Uzaylılar bizim hakkımızda, iletmekte olduğumuz bu bilgileri kontrollü halüsinasyonlar içerisindeki insan deneyimi yaklaşımları yaratmak için kullanabilirler [18]. Şu anki deneyimlerinizin, insan yaşamının insan-olmayan bir bilincin (kaçınılmaz olarak) çarpıtan merceğinden görünen bir yansıması olabileceği olasılığı, olasılık sınırlarının tamamen dışında kalmaz.

Bu spekülasyonlar, bazı okurlara özellikle abartılı görünebilir [19]. Ancak şu unutulmamalıdır: Galaksimizde binlerce milyar yıldız bulunmaktadır ve milyarlarca galaksi vardır. Zeki yaşam çok nadir bile olsa, dışarıda bir yerlerde çok sayıda olabilir ve simülasyonlar ele alındığında zaman ve uzaklık (iletişim ile kıyaslandığında) pek de baskılayıcı etmenler değildir ve bu kaynakların neden olacağı anlamlı bir simülasyon tehdidi göz ardı edilemez.

 

KÖTÜLÜK

Simülasyon Argümanı, geleneksel Kötülük Sorunu‘na çözüm sağlama konusunda bir miktar yol kat eder. Sorun, ‘Her şeye kadir ve iyiliksever bir Tanrı, nasıl olur da bazı kimselerin başına kötü şeylerin geldiği bir evren yaratır’ değildir – özgür irade söz konusu olduğunda, bazı kimseler zaman zaman diğer kişilerin acı çekmesine neden olacak davranışlarda bulunabilirler. Soru daha ziyade, şudur: ‘Her şeye kadir ve iyiliksever bir Tanrı, nasıl olur da bu kadar anlamsız acının, özgür etkenlerin eylemlerinden değil de doğal nedenlerden kaynaklanan acının var olduğu bir evren yaratır.’ Ancak eğer şu anki yaşamını sanal bir yaşamsa, bu durumda bir bütün olarak evren pekâlâ sizin sanal evreninizden (oransal olarak) çok daha az anlamsız acı içeriyor olabilir. Belki de bu ikincisindeki nahoşluklar gelecekteki (pek de ahlaklı olmayan) bir insanın özgür seçimlerinden kaynaklanmaktadır – içinde yaşadığınız sanal dünyanın parametrelerini belirleyen kişinin. Bu durumda, Tanrı, söz konusu nahoşluktan doğrudan sorumlu değildir. Simülasyon Argümanı bu şekilde Kötülük Sorunuma ait Özgür İrade çözümüne beklenmedik bir destek sağlamaktadır.

 

YENİ BİR ŞÜPHECİLİK

Simülasyon Argümanı bir şüpheci meydan okuma tavrı olarak görülebilir, ancak buradaki şüphecilik yeni bir türdedir. Antik Yunan şüphecileri, duyularımız bizi aldatabileceği için dünyanın göründüğü gibi olduğunu varsaymakta hiçbir zaman haklı olamayacağımızı ileri sürmüşlerdir, fakat aslında daha en başından bir dış dünyanın olmayabileceğini düşünmemişlerdir [20]. Bu ikinci hipotezin düşünülebilir olması için bilincin kendi kendine yeten ve özünde potansiyel özerk bir varoluşu olduğu şeklinde yorumlanması gerekir. Bu kavramı açık bir şekilde ilk kez Descartes dile getirmiş, ve (günümüzde) açık olan şüpheci sonuca varmıştır: Deneyimlerimiz, bilincimiz dışında kalan gerçeklik deneyimlerimizden yola çıkarak inandığımız şeklinden çok farklı olabilecek olsa dahi, (öznel olarak) tam olarak oldukları gibi olabilir ve bu nedenle fiziksel dünyanın varlığını kesin olarak bilemeyiz.

Simülasyon şüpheciliği (şeklinde isimlendirebileceğimiz şüphecilik) oldukça farklı bir iddiaya sahiptir:

Dışsal fiziksel bir dünya olsa ve bu dünya deneyimlerimizin izlenimini verdiği karakterde olsa dahi, halihazırdaki deneyimlerimizin gerçeği yansıtmaktan ziyade halüsinasyonel olmaları yalnızca mümkün değil, aynı zamanda (belli varsayımlar altında) daha olasıdır.

Zihinden-bağımsız bir gerçekliğin varlığı ele alındığında, Simülasyon şüphecileri, Yunan öncülleri ile aynı fikirdedir: {Zihinden-bağımsız bir gerçeklik} Vardır. Fakat halihazırdaki bilincimizin durumu söz konusu olduğunda, Simülasyon şüphecileri, Kartezyen şüpheciler ile aynı fikirdedir: Her ikisi de bunun tamamen sanal, detaylı ve ikna edici bir halüsinasyon olabileceği fikrini taşır. Bununla beraber, Kartezyenler için bu sonuç, dışsal gerçekliğin bilincimiz için göründüğünden (örneğin, uğursuz bir Şeytan nedeniyle) çok farklı olmasına dayanır. Buna karşılık simülasyon şüphecileri bu sonuca, deneyimlerimizin kendileriyle ilgili görünen dışsal gerçekliğin bu kısmının karakteri (bizim durumumuza, 21. Yüzyıl başları) için doğru bir kılavuz olduğu varsayımı ile ulaşır.

Simülasyon şüpheciliği, eşdeğeri olan Kartezyen karşılığı kadar radikal değildir, ancak aynı zamanda onun girdiği çıkmazlara da girmez. Geleceğin ne şekilde gelişeceği veya evrende neler olabileceği, bizim gerçek değil de sanal yaşamlar sürdürüyor olduğumuz hipotezinin olasılığını artırır veya azaltır ve bu hipotezler detaylandırılabilir, incelenebilir ve değerlendirilebilir. Ancak bu, maalesef, ciddi bir bedele mal olur. Simülasyon şüpheciliğinin arz ettiği tehlike, kendi öncüllerininkinden çok daha gerçektir. Kartezyen şüpheciliğini çürütmek zordur, ancak Hume’un belirttiği gibi, onu ciddiye almak da zordur: Pek azımız gerçekliğin göründüğünden radikal olarak farklı olması ihtimali hakkında uzun uzadıya endişeleniriz. Simülasyon şüpheciliği, gerçeklik büyük ölçüde olduğunu düşündüğümüz gibi olsa dahi, gerçek durumumuzun görünenden oldukça farklı olma ihtimalinin yüksek olduğunu açığa çıkarır. Şu an için görünen o ki, simülasyon teknolojisi henüz ilkel seviyelerindeyken, pek çokları Simülasyon şüpheciliğini Kartezyen karşılığı kadar zor ciddiye alacaktır. Bunun teknolojideki ilerlemelerle değişeceğine şüphe yoktur.

Simülasyon şüpheciliğine ciddiyetle yaklaşmanın, yaşamlarımızı nasıl yaşamamız gerektiği konusunda herhangi pratik bir çıkarımı var mıdır? Diğer şüphecilik biçimleri gibi teselli edici olma potansiyeli mevcuttur. Sonuçları nedeniyle bir eylemden pişmanlık duyan kişiler – ki bu çoğumuzdur – bu sonuçların aslında gerçek olmayabileceği nedeniyle sevinebilir. Bunun kötü tarafı, aynı şeyin bazı çok değer verdiğimiz başarılar ve ilişkiler için de geçerli olmasıdır. Ancak simülasyonların farklı türleri olduğu için, yaşamlarımızın simüle edilmiş olduğu konusunda emin olamayız, kişilerin tutkularından vazgeçmelerinin veya sonuçlarını düşünmeden eylemlerde bulunmanın yanlış olacağı açıktır.

Simülasyon şüpheciliği, benzerlerinden bir açıdan daha farklıdır. Kartezyen şüpheciliği karşısında herkes eşit derecede savunmasızken, Simülasyon şüpheciliği daha ayırımcı olma potansiyeline sahiptir. Özellikle ilgi çekici ve bu nedenle gelecekteki simülasyon sahiplerinin bir parçası olmak isteyecekleri bir yaşam sürdürdüğünü düşünen herhangi biri, kendi yaşamlarının ortalamadan daha yüksek ihtimalle sanal olduğu sonucuna varacaklardır. Bu anlayışın (söz gelimi) gelecekteki siyasi liderler üzerinde nasıl bir etkisi olacağını tahmin etmek güçtür, ancak {bu etki} tamamen faydalı olmayabilir.

Yalnızca ortalama birer yaşam süren bizler için, Simülasyon şüpheciliğinin pek fazla pratik sonucu olduğundan şüpheliyim. Yaşamlarımızın simüle edilme olasılığı bilseydik bile, ki bilmiyoruz, bu bilgi ne tür bir simülasyonun koşturulduğunu ve simülasyon sahiplerinin amaçlarını ve tercihlerini de bilmediğimiz sürece faydasızdır [21]. Bu bilgi elde edilinceye kadar, aksi durumda ne yapacaksak o şekilde yaşamaya devam etmek en iyi seçenek gibi görünüyor. Ayrıca, Bostrom’un belirttiği şekilde: “… yaratıcılarımızın dünyamızı ne şekilde kurmaya karar verdiklerine dair rehberimiz, gözlemlediğimiz evrenin standart görgül olarak incelenmesidir.” (2002b, 7). Bu doğru görünmektedir.

Simülasyonu herkes bir tehlike veya tehdit olarak görmeyecektir. Potansiyel kayıplarına rağmen, mevcut yaşamlarının sanal olması ihtimalini hoş karşılayacak kişiler vardır: 21. yüzyıldaki yaşamını, daha ilerideki bir yüzyıldakiyle ve oradaki harikalarla severek değiştirecek birçok kimse vardır. Bu yaklaşım anlaşılabilir, ancak birkaç uyarıda bulunmak gerekir. Bu beklentiyi, Y-simülasyonları değil, yalnızca D-simülasyonları sunar. Ayrıca D-simülasyonlarının kendileri de risksiz olmaktan uzaktır. Simüle edilmiş 21. yüzyıl yaşamınızdan, daha ileriki bir zamanda (veya başka bir dünyada) çıksaydınız, 21. yüzyıldaki kişiliğinizin, pekâlâ 21. yüzyıldaki çevreniz kadar simüle edilmiş olduğunu keşfedebilirdiniz [22]. Dahası, yeni (sanal olmayan) koşullarınızın çok da arzu edilecek türden olmadığını görebilirdiniz. Ne de olsa, simülasyon uygulamalarından haz alma eğiliminde olanların birçoğunun, bunu içinde bulundukları koşullardan pek de tatmin olmadıkları için yaptıkları gerçeği {gelecekte veya başka dünyalarda da} geçerliliğini sürdürüyor olabilir.

 

SANAL YAŞAMIN BAZI ÇEŞİTLERİ

D-simülasyonları ve Y-simülasyonları arasındaki ayrım, farklı türde olan, ancak simüle edilmiş yaşamların öznel olarak birbirinden ayırt edilemez olduğu şekillerden biridir. Aşağıda başkaları mevcuttur:

Aktif / Pasif (A-simülasyonları ve P-simülasyonları). A-simülasyonlarının özneleri, sanal çevreleri ile sınırlandırılmıştır, ancak bunun dışında her yönden özgür etkenlerdir – ya da bir etkenin özgür olabileceği kadar özgürdürler. Eylemleri sanal-gerçeklik programı tarafından belirlenmez, makina-uygulaması olsalar dahi, kendi bireysel psikolojileriyle ilerlerler. Buna karşılık, P-simülasyonları tamamen önceden programlanmış deneyimler zinciridir. P-simülasyonlarının özneleri kendileriyle ilgili, özgür seçimler yapan özerk bireyler oldukları izlenimi taşıyor olabilirler, ancak A-simülasyonlarındaki eşdeğerlerinin aksine, bu bir yanılgıdır: Tüm bilinçli kararları, sanal-gerçeklik programı tarafından önceden belirlenmiştir. Bu tür öznelerin görünürde bir psikolojileri vardır – bilinçleri, öznel olarak aktif psikolojik sistemi olan bir kimseninkine benzerdir, yani görünürde anıları, umutları, korkuları, vesaire bulunur – ancak gerçek psikolojileri tamamen bastırılmıştır (veya hiç yoktur).

Orijinal Psikoloji / İkame Psikoloji (simülasyonOP ve simülasyonIP). A-simülasyonlarındaki bir “ikame psikoloji,” öznenin kendi (“orijinal”) psikolojisinin yerini alan, yapay olarak oluşturulmuş bir inançlar, arzular, anılar, niyetler, tercihler, kişilik özellikleri ve benzerleri sistemidir. Aynı şey P-simülasyonları için de geçerlidir; aradaki fark “ikame” psikolojinin, hemen yukarıda tarif edildiği şekilde, yalnızca görünürde olmasıdır. SimülasyonIP sakinlerinin iki kez aldatılıyor olmaları gibi bir tarafları vardır: Yalnızca çevreleri değil, aynı zamanda zihinleri de görünenden farklıdır. “Orijinal” ve “ikame” ayrımının yalnızca sanal-olmayan bir yaşamı olan (veya olmuş olan) öznelere uygulanabileceği açıktır; yalnızca sanal-dünyada var olan öznelerin psikolojileri istisnasız “orijinal”dir.

Toplu / Bireysel (T-simülasyonları ve B-simülasyonları). T-simülasyonları, sanal çevrenin birçok sayıda, (bunlar makina-uygulaması olsalar dahi) her biri ayrık bireysel psikolojiye sahip özneler tarafından paylaşıldığı simülasyonlardır. B-simülasyonları ise tek özne ile sınırlandırılmıştır. Elbette, bir B-simülasyonu öznesi, sanal-dünyalarda diğer kişiler olduklarını düşündükleri kişiler ile temas edebilir, fakat bu “diğer kişiler”in kendi bireysel özerk psikolojik sistemleri bulunmaz – özlerinde birer özne değil, yalnızca makina ile oluşturulmuş sanal çevrelerin birer parçasıdırlar.

Bu seçenekler çeşitli şekillerde birleştirilebilir, örneğin, ATIP tipi bir simülasyon, ikame psikolojisi ile aktif ve topludur, diğer taraftan, PBOP tipi bir simülasyon, orijinal psikoloji ile pasif ve bireyseldir. Toplam sekiz permütasyon mevcuttur:

ABOP: Aktif/Bireysel/Orijinal Psikoloji

ABIP: Aktif/Bireysel/İkame Psikoloji

ATOP: Aktif/Toplu/Orijinal Psikoloji

ATIP: Aktif/ Toplu /İkame Psikoloji

PBOP: Pasif/Bireysel/Orijinal Psikoloji

PBIP: Pasif/Bireysel/İkame Psikoloji

PTOP: Pasif/ Toplu /Orijinal Psikoloji

PTIP: Pasif/ Toplu /İkame Psikoloji

Bu biçimlerin her birinin D-simülasyonları ve Y-simülasyonları ile oluşturulabileceğini varsayarsak, toplamda on altı ayrık (öznel olarak ayırt edilemeyecek) sanal-yaşam türü elde ederiz. Fakat durum bu kadar karmaşık olmayabilir. Gerçekten toplu olan bir simülasyonun, pasif bir çeşidinin olamayacağına dair güçlü bir iddia geliştirilebilir. Birçok sayıdaki öznenin eşzamanlı olarak benzer ve eş güdümlü halüsinasyon içerisinde rol almalarının imkânsız bir tarafı yoktur, ancak bu özneler birbirleriyle gelişigüzel etkileşimlerde bulunamadıkları takdirde – bu P-simülasyonlarında olmayacak bir şeydir – bunların gerçek bir topluluk oluşturduklarını iddia etmek pek mümkün değildir. Bu nedenle tüm P-simülasyonlarının bireysel türde olduğunu düşünmek doğru olur. Bu da genel toplamı on ikiye düşürür [23].

 

SANAL OLAN VE GERÇEK OLAN

Buraya kadar varoluşun gerçek ve sanal biçimlerini karşılaştırmış olmama rağmen, bazı sanal gerçeklikler diğerlerinden daha gerçektir. B-simülasyonlarının sakinleri olan özneler – aktif veya pasif – uzun soluklu ve yaşam-benzeri sanrılara katlamakta olan insanlarla benzer sıkıntılar içerisindedir. Çevreleri {kendilerine} tamamen gerçek görünüyor olabilir, ancak bunlar kendi bilinçlerinin sınırlarının ötesine uzanmaz. T-simülasyonları sakinlerinin çevreleri çok farklıdır: Kişiye özel değil, paylaşımlıdır ve bu nedenle “görünen ile gerçek” (ve “öznel ile nesnel”) arasında sağlam temelleri olan ayrımlar yapılabilir. T-simülasyonu kişiler, sanal-olmayan dünyaların sakinlerinin erişebileceği tüm şekillerde, sanal dünyalarına ait görgül keşiflerde bulunabilirler, ve bulguları hakkında hemfikir olabilir veya karşıt fikirler taşıyabilirler. Daha önce simülasyon şüpheciliğini şu şekilde nitelendirmiştim: “Dışsal fiziksel bir dünya olsa ve bu dünya deneyimlerimizin izlenimini verdiği karakterde olsa dahi, halihazırdaki deneyimlerimizin halüsinasyonel olmaları daha olasıdır.” Şu anda bunun kısıtlanması gereken bir konumdayız. B-simülasyonlarında bulunan öznelerin deneyimleri, kelimenin sıradan anlamıyla halüsinasyoneldir, ancak T-simülasyonları sakinlerinin katlandıkları bu kadar açık değildir. Algısal deneyimleri (onların safça varsaydığı şekilde) aslında gerçek dünyayı yansıtmasa da, “gerçekliği” tanımlayan özelliklerden en azından bir kısmını yansıtır.

Kantçı kavramlarla {açıklamak gerekirse}, toplu türdeki sanal dünyalar, aşkın bir şekilde ideal olsalar dahi, görgül olarak gerçektir. Simülasyon Argümanı, böylece, dünyamızın – algıladığımız ve etkileşime geçtiğimiz dünyamızın – “görgül olarak” gerçek olmaktan öte olmadığı iddiasına yeni bir soluk getirir. Fakat birçok simülasyonun B-tipi değil de T-tipi olabileceği olasılığını göz önünde bulundurursak, dünya(ları)mız, aksi şekilde görünmelerine rağmen, görgül olarak tamamen gerçek olmayabilir.

 

SİMÜLASYON ETİĞİ

Simüle edilmiş yaşamlar, öznel olarak gerçeğinden ayırt edilemeyeceği için, yaratımları ahlaki açıdan hiçbir şekilde değersiz değildir. Nesillerimiz bu tür simülasyonlara ait üretim araçlarını geliştirseler dahi, kullanmamayı tercih edemezler mi? Etiksel vicdan, Simülasyon Argümanından kaynaklanan tehlikeyi ortadan kaldıramaz, ya da en azından azaltamaz mı? Emin olmak güçtür – nesillerimiz bizim şu an tahmin edemeyeceğimiz ahlaki fikirler taşıyor olabilirler – yine de bunun olası olmadığını düşünmek için nedenler vardır.

Ahlaki açıdan nefret uyandıracak simülasyonlar düşünmek kolaydır. Basit bir örnek, bilgisayımsalcıların mümkün olduğunu düşündüğü türde, bütün bir sanal dünyaya ait, tüm sakinlerinin daimî anlamsız bir işkenceden başka hiçbir şey yaşamadıkları bir Y-simülasyonu olacaktır. Nesillerimizin bu tür şeyler yaratmaktan kaçınacaklarını düşünmek akıl dışı değildir; ne de olsa, çağcıl toplumların hastalığı olan kötücül eğilimleri kontrol altına alacak veya ortadan kaldıracak yöntemler keşfedilebilir. Fakat tüm büyük-ölçekli simülasyonların nefret uyandıracak cinsten olmadığı ortadadır. Bir ata-simülasyonu – insanlık tarihinin günümüze değin uzanan tam bir simülasyonunu – yaratmak ahlak dışı mı olacaktır? Bu durum net değildir. İnsanların acıları uçsuz bucaksız olabilir, ancak toplam insan mutluluğu da öyledir ve her şey düşünüldüğünde, birçok insan var olma şansına eriştiğine memnundur. Bu göz önünde bulundurulursa, bir ata-simülasyon yaratmanın ahlak dışı olan tarafı ne olabilir? Ata-simülasyonları sakinleri, kendi yaşamları hakkında, bizim kendimizinki hakkında hissettiğimiz şekilde hissedecekleri için, asıl imkân varken ata-simülasyonları yaratmamak ahlak dışı olabilir mi?

Fakat durum hiçbir şekilde böylesine net değildir. Simülasyonların nahoş olma zorunluluklarının olmaması, yaratımlarının ahlaki açıdan sorunsuz olduğu anlamına gelmez:

Değersizlik İtirazı. Gerçek bir yaşamın içsel değeri, öznel olarak benzer simüle edilmiş bir yaşama göre daha fazladır. Kişinin kendisinin kaçınacağı düşük dereceden bir varoluşu başkalarına dayatması yanlış olduğu için, simüle edilmiş yaşamların yaratımı ahlak dışıdır.

Bu itiraz zayıftır. Sanal yaşamlar, sanal-olmayan eşdeğerlerine nazaran daha düşük içsel değere sahip olsalar dahi, geri kalan her şey aynı kalmak kaydıyla, yine de yaşamaya değer, bu nedenle de yaratılmaya değer yaşamlardır. Ancak belirtilmesi gereken bir nokta daha var.

Nozick’in hayali deneyim makinası tartışmasında ortaya çıktığı gibi, bir yaşamın arzu edilirliği, yalnızca içerdiği deneyimlerin arzu edilirliği üzerinden belirlenemez. Bir deneyim makinası, size arzu ettiğiniz türde herhangi bir (sanal) yaşam sağlayacaktır, böylece kendinizi bu cihaza bağlayarak, son derece keyifli bir yaşam, gerçekleşmesini seçtiğiniz her arzunuzun gerçekleşeceği bir yaşam sürmeniz kesinleşir. Ancak Nozick’in belirttiği şekilde, eğer seçim şansımız olsaydı, pek azımız kendimizi böyle bir deneyim makinasına kalıcı olarak bağlamayı tercih ederdi, ve makul bir nedenle: “Bunların en rahatsız edici tarafı, bizim yaşamlarımızı bizim yerimize yaşıyor olmalarıdır” (1980, 44). Bu önemli bir derstir. Ancak aynı zamanda {konumuzla} ilgisi sınırlıdır.

Deneyim makinaları tarafından sürdürülen yaşamlar, pasif türdedir: Tamamen denetimli ve önceden-programlanmış tekil bilinç akışlarından oluşurlar. {Yukarıda} görmüş olduğumuz gibi, tüm sanal yaşamların bu şekilde olması gerekmez. Burada özellikle AT-simülasyonları, yani yukarıda tarif edildiği anlamda hem aktif hem de toplu olan simülasyonlar, özel bir ilgiyi hak eder. AT-simülasyonlarındaki öznelerin (orijinal veya ikame olan) kendi özerk psikolojileri vardır. Kendi yaşamlarını kendileri belirlerler: Eylemleri önceden-programlanmamıştır (istedikleri kişiler olmakta özgürdürler). Ve sanal çevrelerindeki diğer öznelerle gelişigüzel etkileşimde bulunabilirler (ki bu özneler de, yalnızca görünürde değil, kendi özlerinde özerk bireylerdir). Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda, AT-simülasyonlarının, normal yaşamlara göre neden doğaları gereği daha düşük değerli veya zaman ayırmaya değmez olarak nitelendirilmeleri gerektiğini anlamak güçtür. AT-simülasyonlarının sakinleri fiziksel olarak normal bir şekilde vücuda gelmemişlerdir, bu doğrudur, ancak gerçeğinden ayırt edilemeyen sanal bedenlere sahiptirler. Fiziksel nesnelere müdahale edemezler, ancak fiziksel gibi görünen sanal nesnelere edebilirler. Neden [varlığı] tespit edilemeyen maddesel bir çevrenin yokluğu bu öznelerin yaşamlarının değerini önemli ölçüde düşürsün? Bunun için herhangi bir neden göremiyorum [24].

Bu fikirler, Değersizlik İtirazını daha da zayıflatır. İtirazı ikna edici bulanların dahi, yalnızca pasif simülasyonlar yaratmaktan kaçınmak için geçerli nedenleri olur; AT-simülasyonları yaratma konusunda tereddüt etmeleri için bir neden yoktur.

Bununla beraber, sanal yaşamlar yaratma konusunda, potansiyel olarak daha ciddi bir itiraz daha mevcuttur:

Aldatma İtirazı. Simülasyon özneleri kasıtlı bir şekilde aldatılmaktadır; yaşamları sanaldır, fakat onlar gerçek olduğunu düşünür. Bu aldatma ilgili simülasyon sahipleri tarafından kurulur ve sürdürülür. Bu tür eylemlerin yanlış olduğu açıktır.

Aldatma simülasyonun kaçınılmaz bir sonucu değildir; gerçek durumlarının tam olarak farkında olan simüle edilmiş kişiler pekâlâ var olabilir. Ancak pek az çağcıl kişi simüle edilmiş yaşamlar sürdüğünü düşündüğü için, Aldatma İtirazı, tehditkâr türdeki simülasyonlar için geçerlidir. Bu, bunun simülasyon politikaları üzerinde bir etkisi olacağını söylemek anlamına gelmez. Gelecekteki simülasyon sahiplerinin, aldatma yanlış olsa dahi, simüle edilmiş kişilere karşı işlenen aldatma suçunun, varoluş lütfuna ağır basmaya yetecek kadar ciddi bir yanlış oluşturmadığı görüşünü benimsemiş olmaları anlaşılırdır. Ancak gelecekteki simülasyon sahiplerinin Aldatma İtirazından etkilenerek simülasyon eylemlerini buna göre kısıtlamaları da aynı ölçüde anlaşılırdır. Bu muhtemel görülmeyebilir, ancak nesillerimizin simülasyon politikalarını etkileyebilecek etik düşünceler konusunda yalnızca tahmin yürütebileceğimiz için, göz ardı edilemez.

Bununla birlikte, Aldatma İtirazının farklı türlerdeki simülasyonlar üzerinde eşit derecede baskısı olacağını varsaymak da hatalı olacaktır. Uzun vadeli, bütün bir uygarlığın simüle edildiği Y-simülasyonları bağlamında hatırı sayılır bir baskısı olabilir: Bir ata-simülasyonu yaratan kişi milyarlarca (sanal) insanı, binlerce (öznel) yıl boyunca aldatmış olmaktan sorumludur. Durum, küçük ölçekli, kısa vadeli D-simülasyonları için oldukça farklıdır.

Siz, farz edelim ki, 22. yüzyıldaki işinizin gerekliliklerinden yorgun hissediyorsunuz ve rahatlamak için birkaç günü (sanal) geçmişte geçirmeye karar veriyorsunuz; kendiliğinden oluşan kontrollü halüsinasyon yöntemini belirliyor ve 19. yüzyıl başlarının İngiltere’sinde, Napolyon savaşlarının ortasında “uyanıyorsunuz.” Yaşadığınız macera hoşunuza gidiyorsa, kasıtlı bir aldatmanın kurbanısınız denebilir mi? Bir anlamda denebilir: Tam kapsamlı bir yolculuk seçtiniz, ve bu nedenle, kendinizin tipik bir 19. yüzyıl insanı olduğuna inanıyorsunuz. Fakat burada söz konusu olan aldatma ahlaki açıdan sorunlu mudur? Tabii ki değildir. Bir kimsenin diğerine istek dışı bir sanrıyı dayatması yerine – ata-simülasyonları durumunda olduğu gibi – burada elimizde, kendine özgürce, kısa vadeli ve zararsız bir sanrı uygulayan bir kimse var. Burada yanlış olan nedir?

Bu noktanın işaret ettikleri hiçbir şekilde aşikâr değildir, zira önceden de gördüğümüz gibi, yeterli süre verildiğinde D-simülasyonları ciddi seviyede tehditkâr hale gelecek sayıda yaratılabilir. Ancak işimiz henüz bitmedi. Nesillerimizin tehditkâr simülasyon uygulamalarına kapılmamaları için en az bir neden daha var, etik olmaktan ziyade faydacı bir neden:

Öz-Çıkar Düşüncesi. Gelecek nesiller Simülasyon Argümanına yakından aşina olacaktır ve bu nedenle de simülasyon yaratımına ciddi kısıtlamalar getirilecektir. Bu tür kısıtlamalar belirlenip uygulanmadığı takdirde – kendileri de dahil olmak üzere – hiç kimse kendi yaşamlarının gerçek değil de sanal olma olasılığını göz ardı edemez.

Bu tür bir politikanın benimseneceğinden bazı nedenlerden ötürü emin değilim.

(1) Simülasyon teknolojisinin boş zaman etkinliklerindeki rolünün artacağı, insanların giderek daha yaşam-benzeri simülasyonlara alışacağı ve talep edeceği kesindir – tıpkı günümüzde yaşam-benzeri bilgisayar oyunlarına giderek artan bir talep olması gibi. Yaşam-benzeri simülasyonlara getirilecek bir yasak, toplum ve güçlü ticari kaygılar tarafından benimsenmeyeceği için, herhangi bir kimsenin {simülasyona} yerleştirilmemesi ihtimali zayıftır.

(2) Birçoklarının, kendileri bizzat teknolojinin nelere kadir olduğunu deneyimlemeden, geçmişe veya geleceğe tam kapsamlı bir yolculuk yapmadan Simülasyon Argümanını ciddiye almaları muhtemel değildir. Bu noktaya ulaşılırsa, milyarlarca tehditkâr simülasyon yaratılacaktır ve bir yasağı ele almak için çok geç olduğunu herkes açıkça görecektir.

(3) Arzu edilen etkiyi yaratabilmek için, simülasyonlara ait bir yasağın belirsiz süreyle devam ettirilmesi gerekir.

Ancak etkili bir yasak bugün uygulanabilecek dahi olsa, bu politikanın gelecekteki bir tarihte terk edilmeyeceğinden veya başarısız olmayacağından emin olamayız. Yalnızca bu nedenle bile, nesillerimizin ileri simülasyon teknolojilerinin yararlarından mahrum etmeye istekli olmaları muhtemel değildir.

Daha genel bir nokta daha var. Bir masumiyet döneminden çıktığımız bir süreçteyiz; muhtemelen bir daha sahip olamayacağımız bir masumiyet dönemi. Masumiyet bizim ile etrafımızdaki dünya arasında en radikal türden şüpheci olasılıklar olduğuna inanabilmekti. Bu masumiyet, gerçeklik aşağı yukarı göründüğü gibi olsa dahi şu anki bilincimizin simüle edildiği yönünde önemli bir olasılığın olduğu bilgisi ile temas edildiği anda buharlaşır. Bu bilgi ile yaşamak zorunda olmak evren çapında teknolojik olarak gelişkin bilinçli varlıkların çoğunun normal bir parçası olabilir. Nesillerimiz bu kavrayışa tam olarak vardığında, kayıp masumiyeti simülasyon uygulamalarına dayatılan kısıtlamalarla geri kazanma girişimlerinin boşuna olduğunu anlayacaklardır. Simülasyon yaratımı üzerindeki her türlü kısıtlama sonradan kaldırılabileceği için, bunların dayatılmasının simülasyon tehdidine karşı yalnızca yetersiz bir koruma sağlayacağı açıkça görülecektir. Fakat bir başka etken daha işin içine girecektir. Bir kez kaybedilen masumiyeti yeniden kazanmak imkânsız olsa dahi, masumiyet elbette ki simüle edilebilir. Eğer nesillerimiz simülasyonun gölgesinden kaçınmak ve daha masumane zamanlarda var olmanın nasıl bir şey olduğunu kendileri deneyimlemek isterlerse, bir tanesi dışında başka seçenek yoktur: Geçmişe ait tam kapsamlı sanal gerçeklik yolculuklarına atılmak. Bu yalnızca simülasyon yaratımına getirilen kısıtlamaların uygulanma şansını daha da düşürmekle kalmaz, aynı zamanda öncüllerimizin başına gelecek kötü bir şeydir. Daha masumane zamanlarda yaşayan kişilerin büyük bir çoğunluğu rahatlıkla simüle edilmiş kişiler olabilir.

Bizim içinde bulunduğumuz çıkmazın durumu çok daha iyi sayılmaz. Nesillerimizin birçoğu, simülasyon tehdidinin bilincine varmanın nasıl bir şey olduğunun cazibesine kapılabilir; gölgenin ilk düşüşünü deneyimlemek karşı konulmaz cazibesi olan bir görünüme sahip olabilir. Bu durumda 21. yüzyıl başındaki yaşam, göründüğünden çok daha kırılgan olabilir [25].

 

Notlar

[1] Bakınız, Bostrom (2002b), ayrıca www.simulation-argument.com‘da bulunan kaynaklar. geri=>

[2] Örneğin, S. R. L. Clark (1983). geri=>

[3] Daha kesin ayrımlar da yapılabilir. Örneğin, bir öznenin gerçek dünyada, sanal bir yaşam sürmesi – burada tanımlanan anlamda – mümkündür: Star Trek: Voyager ‘daki holo-doktor‘u düşünün. Bu türden durumlar yazının devamında pek geçerli değildir; biz ‘algılanan’ın gerçek dünya olmadığı simülasyonlar üzerine odaklanacağız. geri=>

[4] Aslına bakılırsa, Tipler daha ileri gider. Simüle edilecek olanlar yalnızca zihinler değildir: “Gözlemlenebilir evren olarak isimlendirilen – Dünyamızın tüm olası değişkenlerinin emülasyonu, en fazla 1010123 bitlik bir bilgisayar kapasitesi gerektirecektir … Bu miktardaki bir bilgisayar kapasitesi uzak gelecekte erişilebilir olacaktır.” (1994, 220) geri=>

[5] Bakınız, Moravec (1999, 51,63). Moravec tek retinanın bilgisayımsal gücünü yaklaşık olarak 1000 MIPS (millions of instructions per second – saniyede milyon işlem) olarak, yani bugünkü bir PC’nin gücünde olduğunu tahmin eder. Bütün bir beyin, retinadan yüz bin kat büyük olduğu için, beynin bilgisayımsal gücünün yaklaşık 100 milyon MIPS olacağını hesaplar. Bugünkü süper bilgisayarlar yaklaşık 10 milyon MIPS kapasitesindedir. Biraz daha tedbirli bir tahmin için, bakınız Bostrom (1997). Kurzweil çok daha iyimserdir, 2029’daki bir 1000 dolarlık bilgisayım biriminin yaklaşık olarak 1000 insan beyni gücünde olacağını ileri sürer (1999, 220). geri=>

[6] Popüler bilgisayar “Tanrı-oyunu” The Sims ‘i düşünün, ve simüle edilmiş sakinlerinin – gelecekteki bilgisayar oyunlarında olabileceği gibi – tam olarak bilinçli olduklarını farz edin. geri=>

[7] Başka olasılıklar da mevcuttur. Egan (1995), Simülasyon tehdidinin nasıl Y-simülasyonlarından kaynaklanabileceğine dair bu ilgi çekici tasviri sunmaktadır: “Altı yaşımdayken ebeveynlerim bana, kafamın içerisinde ben olmayı öğrenmekte olan, küçük, koyu renk bir mücevher olduğunu söylemişlerdi. Mikroskobik örümcekler, beynimden ince, altın bir ağ örmüştü, böylece mücevherin öğretmeni benim düşüncelerimin fısıltısını dinleyebilecekti. Mücevherin kendisi duyularımı dinliyordu ve kan dolaşımım ile taşınan kimyasal mesajları okuyordu; görüyor, duyuyor, tadıyor ve dünyayı tam olarak benim duyumsadığım şekilde duyumsuyordu … Düşündüm ki: Eğer bunları öğrenmek bende tuhaf ve sersemletici bir his yarattıysa, mücevher nasıl hissediyor olabilir? Tam olarak aynı şekilde, diye düşündüm; kendisinin mücevher olduğunu bilmiyor ve o da mücevher nasıl hissediyor diye düşünüyor … o da gerçek benim kendisi mi olduğunu, yoksa ben olmayı öğrenmekte olan mücevher mi olduğunu düşünüyor.” geri=>

[8] Güncel çalışmaların toplu incelenmesi için bakınız, Nicolelis ve Chapin (2002) geri=>

[9] Nesillerimizin yaşam sürelerinin bizimkinden çok farklı olmayacağını varsayıyorum – eğer ömürleri çok daha uzun olsaydı, yaşam-akışlarından, günübirlik-akışlara geçişe gerek olmayacaktı (bu tespit için Stephen Clark’a teşekkür ederim). geri=>

[10] Şunu düşünebilirsiniz: “Bugünden bin yıl sonra, bin kişiden biri dahi 2002’de yaşamanın nasıl bir şey olduğunu öğrenmekle ilgilenir mi? Sanmıyorum.” Bu düşünce anlaşılabilirdir, ancak bizim benimseyeceğimiz gibi, ay zamanda 21. yüzyıl başlarının diğer dönemlerden daha fazla “ziyaret edileceği” düşüncesi için de geçerli nedenler vardır. geri=>

[11] Eğer tek (dallanmayan) uzay-zaman sonsuz ise, tehditkâr seviyede büyük sayılardaki simülasyonlar eninde sonunda tamamen doğal nedenlerle meydana gelecektir (örneğin, kavanozdaki beyinler kuantum vakum alanında rastgele belireceklerdir, veya karadelikler tarafından yayılacaklardır – bakınız, Bostrom (2002a, 52-3)). Ancak uzay-zamanın böyle aşırı derece düşük ihtimalli olayların gerçekleşebileceği kadar büyük olup olmadığı henüz bilinmemektedir. geri=>

[12] “Bir örgütsel değişmezlik ilkesini savunacağım: Bu ilke, herhangi verili bir sistemin, bilinçli deneyimlere sahip olduğu takdirde, aynı detay seviyesine sahip herhangi başka bir fonksiyonel örgütlenmenin, niteliksel olarak özdeş deneyimlere sahip olacağı şeklindedir … buna [bu öğretiye] indirgemeci-olmayan işlevselcilik diyebiliriz. Bu işlevselcilik ile ikiciliğin özelliklerinin birleşimi için bir yol olarak görülebilir.” Chalmers (1996, 248-9) Bostrom, bu türden bir işlevselciliğin daha zayıf bir çeşidinin, öne sürdüğü türden Y-simülasyonlarının önemli bir simülasyon tehdidi oluşturması için yeterli olduğunu kaydeder: “… alt madde-bağımsızlığının (çözümleyici veya metafiziksel olarak) mutlaka doğru olduğunu varsaymamız gerekmiyor – aslına bakarsanız, basit anlamıyla, uygun programı koşturan bilgisayar bilinçli olacağını varsaymamız yeterlidir.” (2002b, 1). geri=>

[13] Lockwood (1989), McGinn (1991, 1999), Searle (1992), Strawson (1994)’un hepsi maddeciliği, gerçekçi (veya indirgemeci-olmayan) bir bilinç görüşü ile birleştirmektedir. geri=>

[14] Sıradan rüyalar tehditkâr simülasyonlar oluşturur mı? Belki, ancak ben, basitçe kendi rüya-deneyimlerimin bir şekilde daha az canlı ve sıradan uyanıklık deneyimlerimden daha az canlı ve daha ayrıntısız oldukları için öyle olmadığını düşünme eğilimindeyim. Bu konuda yalnız değilim: Bakınız, Flanagan (2000, 173-4). Elbette, uyanık bilinleri bizimkinden çok daha zengin olan varlıkların rüya-dünyalarında yaşıyor olabileceğimiz olasılığını göz ardı edemeyiz. geri=>

[15] Bostrom biraz daha farklı bir resim çizer (2002b, 5). O aşağıdaki önermelerden en az birinin doğru olduğunu ileri sürer: (1) İnsanlığın, yakın gelecekte soyunun tükenme olasılığı (veya güçlü bir simülasyon teknolojisi geliştirmeme olasılığı) bire yakındır. (2) Nesillerimizin, simülasyon teknolojilerini ata-simülasyonları koşturmak için kullanma olasılığı sıfıra yakındır. (3) Bir simülasyonda yaşama olasılığınız bire yakındır. Ancak bu, yalnızca onun kuramsal beklentilerini paylaşan kişiler için geçerlidir. Bilincin bilgisayımsal kavrayışını reddeden herhangi biri, tutarlılığını yitirmeden – hem (1)’i hem (2)’yi reddederek – nesillerimizin kısa vadede devasa miktarda ata-simülasyonları koşturabilecek kapasitede bilgisayarlara sahip olacağı fikrini taşıyabilir ve aynı zamanda (3)’ü de, söz konusu simülasyonların, bizim aksimize bilinçli olmayacağı zemininde reddedebilir. geri=>

[16] Korb ve Oliver (1998), Bostrom (1999), (2002a). geri=>

[17] 1936 Berlin Olimpaylarındaki BBC radyo yayınları, muhtemelen iyonosferi aşacak dalga boyundaki ve aynı zamanda yıldızlararası uzayda tespit edilebilmek için yeterli güce sahip ilk sinyallerdir; sonrasında pek çokları iletilmiştir. 1974 yılında, varlığımızı duyurmak amacıyla, yaklaşık 300.000 yıldığın bulunduğu küresel bir kümeye basit bir mesaj yöneltilmiştir (ancak aşağı yukarı 25.000 yıl daha alınamayacaktır). Bu fikir yeni değildir: 1820 kadar erken tarihlerde Gauss, dünya dışı yaşamı varlığımızdan haberdar etmek için, Sibirya ormanlarına matematiksel olarak anlamlı şekiller çizilmesini önermiştir (Drake ve Sobel, 1991, 170). geri=>

[18] Bu yaklaşımların bizden toplanan bilgiler üzerine kurulu olması gerekmez. Madde ile görüngüsel süreçler arasındaki ilişkileri iyi bilen uzaylılar, olası deneyim biçimleriyle ilgili daha genel bir araştırmanın parçası olarak, basitçe, DNA-tabanlı yaşam şekilleri tarafından erişilebilir olan türdeki deneyimleri simüle etmiş olabilirler. Bu öneri için Nick Bostrom’a teşekkür ederim. geri=>

[19] Aslında yalnızca Jurassic Park fimlerinde dikkat çekici bir şekilde görülen bir tekniğin mantıksal uzantısını içeriyorlar – bakınız, Crichton (1991). geri=>

[20] Ya da en azından böyle olduğu ileri sürülmüştür, Burnyeat (1982) ile karşılaştırınız. geri=>

[21] Simülasyon sahiplerinin olası tercihlerini tahmin etme konusundaki zorluk, Hanson’un (2002), kişilerin sanal-dünyalarının perdelerinin kapanması riskini düşürmek için nasıl hareket etmeleri hakkındaki önerilerinde resmedilmiştir. Kendisi şu sonuca varır: “Eğer bir simülasyonda yaşıyor olma ihtimaliniz varsa, geri kalan her şey aynı kalmak kaydıyla, diğer kişileri daha az umursamanız, anı daha fazla yaşamanız, dünyanızı en sonunda varlıklı bir hale gelecek gibi göstermeniz, önemli olayları takip etmeniz ve katılım göstermeye çalışmanız, eğlenceli ve övgüye değer olmaya çalışmanız ve çevrenizdeki ünlü kişileri mutlu ve sizinle ilgili tutmaya çalışmanız gerekmektedir.” Herhangi birinin bu uyarıların tümüne birden uyabileceğinden emin değilim, ancak bunu yapmaya çalışmak dahi çirkin görünerek kişinin sonunu hızlandırabilir. geri=>

[22] Kişisel kimlik hakkındaki bazı görüşlere göre, aşırı ruhsal süreksizlik (ani bellek yitimi veya değişimi vesaire) dayanılmazdır, bu nedenle sizin simülasyonunuzdan “doğan” kişi, siz olamaz. Bu sonuca varmayan, tamamen bilinç-tabanlı bir kişisel kimlik görüşü için bakınız, Dainton (1995). geri=>

[23] Burada, basitleştirmek için D-simülasyonları ile Y-simülasyonları arasındaki ayrımın mutlak olmayabileceğini göz ardı ediyorum: Gelecekteki insanların (veya post-insanların) bilinçleri, sinirsel ve yapay araçların bir birleşimi ile sürdürülüyor ve sinir hücrelerinin kendilerine genetik müdahalede bulunulmuş olabilir. Ayrıca bazı mantıksal olarak mümkün dünyalarda, simülasyonların çok farklı araçlarla (örneğin, büyü) yaratılıyor olabileceği gerçeğini de göz ardı ediyorum. Aynı zamanda farklı tiplerdeki simüle edilmiş kişilerin bir arada var olabileceğinin de altı çizilmesi gerekir; örneğin The Matrix filmi, her ikisi de aktif olan, tek bir T-tipi sanal ortamda bir arada var olan, D-simülasyonları (sıradan insanlar) ve Y-simülasyonlarının (“ajanlar”) bir birleşimini içermektedir. geri=>

[24] Hepimizin (Tanrı tarafından düzenlenen ve eş güdümü sağlanan) sanal yaşamlar sürdüğümüzü düşünen Berkeley, zihin-bağımsız maddesel gerçekliğin gereksizliğini savunurken, belki de bu tespiti yapan ilk kişi olmuştur. Bir AT-simülasyonundaki yaşamın nasıl olabileceğine dair ilginç bir kurgusal anlatım için bakınız, Egan (1998). geri=>

[25] Ve siz de bu konular üzerinde daha fazla durmanın akıllıca olmayabileceğini düşünebilirsiniz. Tim Bayne, Nick Bostrom ve Stephen Clark’a teşekkür ederim. geri=>

 

Kaynaklar

Bostrom, N. (1997) ‘How Long Before Superintelligence?’ http://www.nickbostrom.com/superintelligence.html

Bostrom, N. (1999) ‘The Doomsday Argument is Alive and Kicking’, Mind, Vol. 108, No.431, 539-50

Bostrom, N. (2002a) Anthropic Bias: Observation Selection Effects in Science and Philosophy, New York: Routledge

Bostrom, N. (2002b) ‘Are You Living in a Computer Simulation?’ Philosophical Quarterly (forthcoming), (http://simulation-argument.com/simulation.html) (http://bilimvesaire.com/2017/02/bilim/simulasyon-argumani/)

Burnyeat, M.F. (1982) ‘Idealism and Greek Philosophy: What Descartes Saw and Berkeley Missed’, The Philosophical Review, XCI, No.1, 3-40

Chalmers, D. (1996) The Conscious Mind, Oxford: Oxford University Press

Clark, S.R.L. (1983) ‘Waking Up: a neglected model of the afterlife’, Inquiry, 1983

Crichton, M. (1991) Jurassic Park, London: Arrow

Dainton, B. (1995) ‘Survival and Experience’, Proceedings of the Aristotelian Society, 17-36

Drake, F. and Sobel, D. (1991) Is Anyone Out There?, London: Simon and Schuster

Egan, G. (1995) ‘Learning to be Me’, Axiomatic, London: Orion

Egan, G. (1998) Diaspora, London: Gollanz

Flanagan, O. (2000) Dreaming Souls: Sleep, Dreams, and the Evolution of Conscious Life, Oxford: Oxford University Press

Hanson, R. (2001) ‘How to Live in a Simulation’, Journal of Evolution and Technology 7 (http://www.jetpress.org/volume7/simulation.htm) (http://bilimvesaire.com/2017/07/vesaire/bir-simulasyonda-nasil-yasamali-robin-hanson/)

Korb, K. and Oliver, J. (1998) “A Refutation of the Doomsday Argument”, Mind, Vol. 107, No. 426, pp. 403-410

Kurzweil, R. (1999) The Age of Spiritual Machines, London: Orion

Leslie, J. (1996) The End of the World: The Science and Ethics of Human Extinction, London: Routledge

Lockwood, M. (1989) Mind, Brain and the Quantum, Oxford: Blackwell

McGinn, C. (1991) The Problem of Consciousness, Oxford: Blackwell

McGinn, C. (1999) The Mysterious Flame, New York: Basic Books

Moravec, H. (1999) Robot: Mere Machine to Transcendent Mind, New York: Oxford University Press

Nicolelis, M.A.L. and Chapin, J.K. ‘Controlling Robots with the Mind’, Scientific American, October 2002, 24-31

Nozick, R. (1980) Anarchy, State, and Utopia, Oxford: Blackwell

Searle, J. (1992) The Rediscovery of the Mind, Cambridge: MIT

Smolin, L. (1997) The Life of the Cosmos, London, Weidenfeld & Nicholson

Strawson, G. (1994) Mental Reality, Cambridge: MIT

Tipler, F.J. (1994) The Physics of Immortality, London: Macmillan

 

Bu yazının orijinali Simulation-argument.com‘da yayımlanmıştır. Orijinal yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

 

Yorumlar