Bir zamanda yolculuk klasiği: ‘Project Mastodon’ (Clifford D. Simak)

 

◄ Bir önceki bölüm Bir sonraki bölüm ►

 

Bölüm IV

Hudson uyku tulumunun içinde yatıyor, gökyüzüne bakıyordu. Gökyüzü çok canını sıkıyordu. Tanıdık gelen herhangi bir takımyıldız, kesin olarak hangisi olduğunu söyleyebileceği bir tek yıldız bile yoktu. Yıldızlardaki farklılık, bu kadim topraklarla, kendisi ve üzerinde doğduğu—veya doğacağı—dünya arasında yatan devasa zaman okyanusunu, geri kalan her şeyden daha çok vurguluyordu.

Adam, yüz elli bin yıl demişti; artı eksi on bin yıl. Bilmenin bir yolu yoktu. İleride olabilirdi, tabii. Yıldızlar üzerinde yapılacak bir ölçüm ve konumlarının yirminci yüzyıldakiler ile kıyaslanması bunun yollarından biriydi. Ama o an verilecek herhangi bir rakam, tahminden ileri gitmeyecekti.

Zaman makinası, kalibrasyon veya performansı için test edilebilecek bir şey değildi. Aslına bakılırsa, test etmek için hiçbir yol yoktu. İlk kullandıklarında, hatırlıyordu ki gerçekten çalıştığından emin olamamışlardı. Anlamanın bir yolu yoktu. Ancak çalıştığı zaman, çalıştığını anlıyordun. Ve çalışmadığında, önceden çalışmayacağını anlamanın bir yolu yoktu.

Adams emindi tabii ki, ancak bunun nedeni, kendi geliştirdiği yarı matematiksel yarı felsefi kavramlara olan mutlak güveniydi—ne Hudson ve ne de Cooper’ın bu kavramları anlamalarının bir yolu vardı.

Bu durum hep böyle olmuştu, hatta çocukluklarında bile; Wes bir şeyler akıl ederdi, kendisi ve Johnny de bunları gerçekleştirirdi. O eski günlerde de oyunlarında zamanda yolculuk vardı. Johnny’lerin arka bahçesinde, sağdan soldan bulduklarıyla oluşturdukları harika bir hurda koleksiyonundan bir zaman makinası yapmışlardı—bir tahta sandık, beş galonluk boş bir boya kovası, eski bir kahve makinası, birkaç atılmış bakır boru, kırık bir direksiyon ve diğer ıvır zıvırdan. Bununla, beyazlar-öncesi-kızıl derili topraklarına, mamutlar-zamanına, dinozorlar-zamanına “gitmişlerdi” ve hatırladığı kadarıyla katliam, müthiş derecede korkunçtu.

Ama gerçek oldukça farklı olmuştu. Karşılaşılan tuhaf hayvanlara ateş etmekten çok daha fazlası vardı.

Ve bunun hakkında sık sık konuştukları için böyle olacağını bilmeleri gerekirdi.

Üniversite yıllarındaki erkek erkeğe takılmalarını ve genelde köşede konuşmadan sessizce oturan, soyadı Pritchard olan hukuk öğrencisini düşündü.

Bir zaman boyunca sessizce oturduktan sonra, bu Pritchard denen çocuk birden konuşmuştu: “Eğer bir şekilde zamanda yolculuk yaparsanız, sandığınızdan daha fazlasıyla karşılaşacaksınız. Demek istediğim, iklim veya coğrafya veya hayvanlar alemi değil; ekonomi ve politika.”

Hudson’un hatırladığı kadarıyla, hepsi birden onunla dalga geçmiş ve tartışmalarına devam etmişlerdi. Ve kısa bir süre sonra da, her zaman olduğu gibi, konu kadınlara kaymıştı.

O sessiz adamın nerede olabileceğini düşündü. “Bir gün,” dedi Hudson kendi kendine, “onu bulup haklı olduğunu söylemem gerekiyor.”

“Yanlış hareket ettik,” diye düşündü. “Bunu yapabileceğimiz birçok farklı yol vardı; ama biz kendimizden emindik ve açgözlüydük—şana ve şöhrete açtık—şimdiyse toparlamanın kolay bir yolu kalmadı.”

Başarılı olmanın eşiğindeyken yardım arayabilirlerdi; büyük bir endüstriyel kuruluşa veya eğitim derneğine, hatta devlete başvurabilirlerdi. Tarihteki kaşifler gibi yardım veya sponsorluk elde edebilirlerdi. O zaman korumaları, düzgün bir iş çıkarmak için gerekli fonları bulunurdu ve şimdiki gibi ucu ucuna yeten kaynaklarla çalışmak zorunda kalmazlardı—eski püskü bir helikopter ve yalnız bir zaman birimi. Ellerinde birkaç tane olurdu, en azından, yirminci yüzyılda gerektiğinde kurtarma birimi olarak bekleyen bir tane daha.

Ancak bu, pazarlık etmeleri, muhtemelen de zor bir pazarlık etmeleri ve ortaya para koymaktan başka bir şey yapmamış kişilerin ortak olması anlamına gelecekti. Ancak böyle bir işte paradan fazlası vardı—yirmi yıllık hayaller, harika bir fikir ve bu harika fikre adanmışlık—yılların emeği, yılların hayal kırıklıkları ve neredeyse fanatizme varan bir halde vazgeçişi kabullenmemek vardı.

Bu durumda bile, diye düşündü Hudson, bayağı iyi iş çıkarmışlardı. Hata yapabilecekleri çok fazla durumla karşılaşmışlar, ama oldukça az hata yapmışlardı. Son tahlilde sahip olmadıkları tek şey paraydı.

Örneğin helikopteri ele alalım. Zamanda yolculuk için en uygun araçtı. Jeolojik çağlar boyunca yükselen ve çöken yer şekillerinden kaçınmak için havada olmak zorundaydınız. Helikopter sizi yukarı çıkarıyordu, tüm bunlardan uzak tutuyordu ve düzgün bir iniş yeri seçme şansı veriyordu. Bu olmadan yapılacak bir yolculukta, yer şekilleri konusunda şansınız yaver gitse bile, her zaman dev bir ağacın içinde cisimleşebilir veya bir bataklığın üzerine ya da ürkmüş vahşi canavarlardan oluşan bir sürünün orta yerine denk gelebilirdiniz. Uçak da iş görürdü, ancak bu devirde uçağı yere indiremezdiniz—en azından indirebileceğinizden emin olamazdınız. Diğer taraftan helikopter, neredeyse her yere iniş yapabilirdi.

Bu kadar fazla zaman-mesafesi boyunca yolculuk etmiş kişilere göre, kesinlikle şansları yaver gitmişti; yine de şansın ne büyüklükte bir rol oynadığını belirlemenin bir yolu yoktu. Wes, bazı anlarda göründüğü kadar körlemesine çalışmadığını hissediyordu. Birimi, 50,000 yıllık atlamalar için kalibre etmişti. Gerçekçi bir tavırla, daha kesin kalibrasyon için daha fazla geliştirme yapılması gerektiğini belirtmişti.

50,000 yıllık kalibrasyonu kullanarak işe koyulmuşlardı. Bir atlama (kalibrasyonun doğru olduğunu varsayarsak) onları Wisconsin Buzul Çağı’nın sonuna götürecekti; iki atlama da başına. Üçüncüsüyse, Sangamon buzullar-arası dönemine götürecekti, ve görünen o ki, öyle de olmuştu—artı eksi on bin yıl.

İklimin, sıcak veya soğuğa doğru pek fazla değişmediği bir döneme denk gelmişlerdi. Bitki örtüsü yadırgamayacakları kadar moderndi. Hayvanlar ise, buzul çağı ve modern dönemin kesiştiği noktadaydı. Yeryüzü şekilleri yirminci yüzyıldan pek farklı değildi. Nehirler neredeyse aynı yataklardan akıyordu; tepeler ve kayalıklar da oldukça benzerdi. 150,000 yıl, en azından Dünyanın bu köşesinde, pek fazla şey değiştirmemişti.

Hudson, çocukluk hayallerinin harika olduğunu düşündü. Gençliklerinde hayal ettiklerini gerçekleştirebilen kişilerle sıkça karşılaşılmıyordu. Ama onlar bunu başarmıştı ve şimdi buradaydılar.

Johnny nöbet tutuyordu ve sırada Hudson vardı; bu nedenle uyusa iyi olacaktı. Gözlerini kapadı; sonra tekrar açarak tanıdık görünmeyen yıldızlara bir kez daha baktı. Doğudan gümüş rengi bir ışık yükseliyordu. Kısa bir süre sonra Ay doğacaktı ve bu iyiydi. Ay varken gözetleme yapmak daha kolaydı.

Aniden uyandı; doğruldu ve gecenin sessizliğini yaran, insanın iliklerine kadar işleyen bir sesle tamamen kendine geldi. Sanki havanın kendisi vahşi çığlıktan kaynaklanan korkuyla donmuştu ve bir an için, hissiz bir şekilde oturduğu yerde öylece kaldı. Sonra, öyle göründü ki, beyni sesi işleyerek, iki farklı ama birbirine karışmış kategoriye ayırdı—bir kedinin ölümcül çığlığı ve bir mamutun öfkeli bağırışı…

Ay tepedeydi ve arazi ışığıyla aydınlanmıştı. Cooper’ın kamp çevresindeki ateşlerin ilerisinde, tüfeği elinde dikilerek etrafa bakıyor olduğunu gördü. Adams, uyku tulumundan sıyrılmaya çalışırken kendi kendine alçak sesle küfrediyordu. Yemek ateşi, için için yanan kömürlere dönüşmüştü ama kamp çevresindeki ateşler yanıyordu ve onların oluşturduğu çemberin ortasındaki helikopterin üzerinden ışıkları yansıyordu.

“Buster bu,” dedi Adams sinirli bir şekilde. “Onun böğürtüsünü her yerde tanırım. Biz buraya geldiğimizden beri ileri geri gidip bağırmaktan başka bir şey yapmadı. Belli ki şimdi de gidip kendine bir kılıçdişli buldu.”

Hudson, uyku tulumunu kapadı, tüfeğini kaptı ve ayağa fırlayarak Cooper’ın yanında doğru giden Adams’ı takip etti.

Cooper onlara eliyle işaret ediyordu. “Bölmeyin. Böyle bir şeyi bir daha göremezsiniz.”

Adams tüfeğini kaldırdı.

Cooper namlusunu aşağı itti.

“Seni salak!” diye bağırdı. “Bize doğru mu gelsinler istiyorsun?”

Mamut, sırtında cırlayan kılıçdişliyle, iki yüz yarda ötedeydi. Koca yaratık, şaha kalktı ve ayaklarını şiddetle yere vurdu. Sıçrayarak sırtından kediyi atmaya çalışıyor; büyük hortumunu topuz gibi havada sallıyordu. Ve sıçradığı sırada, kedi parlayan dişleriyle omurgasını hedefleyerek tekrar ısırdı.

Sonra mamut, sanki takla atmaya çalışıyor gibi kafası üstü yere çarptı; yuvarlandı ve tekrar bacakları üzerinde doğruldu; şimdi onlara biraz daha yaklaşmıştı. Dev kedi sıçramıştı.

Kısa bir an, birbirlerine bakarak durdular. Sonra kaplan, Ay ışığı altında akan bir görüntü gibi hücum etti. Buster çekildi; kedi sıçrayarak omzunu vahşice pençeledi ancak tutunamadı. Mamut, dişleri ve tepinen dev ayaklarıyla saldırıya geçti. Kedi, dişlerin yan tarafından gelen bir darbeyle, çığlık atarak sıçradı ve kanatları açık kartal inişini andıran bir hareketle, Buster’ın kafasına kondu.

Yaşlı mamut, acı ve korkudan aklını kaçırmış, kaplanın pençelerinden körleşmiş bir halde koşmaya başladı—doğrudan kampa doğru. Ve koştuğu sırada, kediyi hortumuyla kavrayarak, tutunduğu yerden ayırıp, havaya kaldırıp savurdu.

Cooper, “Dikkat edin!” diye bağırdı ve tüfeğini kaldırarak ateş etti.

Tüm bu olanlar, bir an için Hudson’a tek bir sahne gibi, hareketsiz, fantastik bir filmden çıkarılan tek bir kare gibi göründü—hücum eden mamut, havadaki kaplan ve kana susamış , kakofonik patlamaya doğru yükselen müzik.

Sonra sahne, bulanık bir hareket içerisinde eridi. Tüfeğin omzunu teptiğini hissetti; ateş ettiğini biliyordu; ancak sesini duymamıştı. Ve mamut neredeyse tepesindeydi; güçlü ve acımasız, karşısına çıkan her şeyi ne olduğuna bakmadan yok eden bir makina gibi üzerine geliyordu.

Kendisini yana doğru attı ve dev ona sürtünerek yanından geçti. Gözünün ucuyla, fırlatılan kılıçdişlinin kamp çevresindeki ateşlerin arasında bir yere düştüğünü gördü.

Tüfeğini tekrar kaldırdı ve Buster’ın kulağının hemen arkasına nişan aldı. Tetiği çekti. Mamut sendeledi, ama dengesini tekrar kazanarak ileri koşmaya devam etti. Ateşlerden birine doğrudan girdi ve kömürlerle kızgın demirleri etrafa saçarak içinden geçti.

Sonra bir çarpma ve metalden çıkan bir sürüklenme sesi yükseldi.

Hudson, “Olamaz!” diye bağırdı.

İleri doğru koşup, ateş çemberinin ortasında durdular.

Helikopter, kötü bir açıyla yana yatmıştı. Rotor palalarından biri eğrilmişti. Biraz ilerisinde, onun üzerinden geçmeye çalışırken düşmüş gibi görünen mamut yatıyordu.

Yerdeki bir şey onlara doğru sürünüyordu; tüküren, hırlayan ağzı ateşlerin ışığıyla aydınlanmış, beli kırık, arka ayakları hareketsiz bir şey.

Adams, tek bir kelime etmeksizin, soğukkanlılıkla kılıçdişlinin kafasına bir el ateş etti.

-ooo-

 

◄ Bir önceki bölüm Bir sonraki bölüm ►