Bir zamanda yolculuk klasiği: ‘Project Mastodon’ (Clifford D. Simak)

 

◄ Bir önceki bölüm Bir sonraki bölüm ►

 

Bölüm III

Hayvanları uzak tutmak için kampın çevresine aralıklarla ateş yerleştirdiler.

“Benim ölümüm bundan olacak,” dedi Adams bitkin bir halde, “bütün bu odunu kesmek.”

“Bu barikat işini halletmemiz gerekiyor,” dedi Cooper. “Çok fazla tembellik ettik. Ateş olsun olmasın, bir gece bir mamut sürüsü buradan tepinerek geçecek ve eğer helikoptere çarparlarsa burada saksı gibi kalacağız. Bizi buzul çağının Robinson Crusoe’larına çevirmeleri en fazla beş saniye alır.”

“Evet; bu tanınma işi suya düştüğüne göre,” dedi Adams, “artık işe koyulabiliriz.”

“Sorun şu ki,” diye yanıtladı Cooper, “son paramızı ve odunları kesmek için aldığımız elektrikli testereye ve Chuck’ın Washington gezisine harcadık. Barikat inşa etmek için traktörümüz olması lazım. Bu kadar çok tomruğu elimizle taşımaya kalkarsak ölürüz.”

“Belki etrafta dolaşan atlardan birkaç tane yakalayabiliriz.”

“At yakalamayı hiç denedin mi?”

“Hayır, bunu hiç denemedim.”

“Ben de. Ya sen Chuck?”

“Ben de,” dedi eski tam yetkili büyükelçi.

Cooper, yemek ateşinin yanına çömeldi ve üzerindeki şişi çevirdi. Şişe takılı üç orman tavuğu ve yarım düzine bıldırcın vardı. Devasa kahve demliğinden burun gıdıklayan bir koku yükseliyordu. Spot lambasının içinde de kurabiye pişmekteydi.

“Altı haftadır buradayız,” dedi, “ve hâlâ çadırda oturup, açık havada ateş yakıyoruz. İşe koyulup bir şeyler yapsak iyi olacak.”

“Önce barikat,” dedi Adams, “ve bu da traktör demek.”

“Helikopteri kullanabilirdik.”

“Bu riski almak istiyor musun? O bizim buradan ayrılmak için tek aracımız. Ona bir şey olursa…”

Cooper yutkunarak, “Sanırım istemiyorum,” diye itiraf etti.

“Şu Dört Nokta Yardımı şimdi işimize yarardı,” diye yorum yaptı Adams.

“Beni dışarı attılar,” dedi Hudson, “Gittiğim her yerde er ya da geç bir şekilde beni dışarı attılar. Bu konuda gerçekten organize çalışıyorlardı.”

“Neyse, denedik en azından,” dedi Adams.

“Üstüne üstlük,” diye ekledi Hudson, “kaydettiğimiz bütün o görüntüleri de kaybettim; şimdi oturup tekrar çekmemiz gerekecek. Ben, kendi adıma, bir kılıçdişli kaplanın elimde kamera tutarken bir daha bana o kadar yaklaşmasını istemem.”

“Ortada endişelenecek bir durum yoktu,” diye itiraz etti Adams. “Johnny elinde silahla hemen arkandaydı.”

“Evet, ateş ettiğinde namlu kafamdan bir fit uzaklıktaydı.”

“Onu durdurdum ama, değil mi?” diye sordu Cooper.

“Durduğunda kafası kucağımdaydı.”

“Belki bir daha resim çekmemiz gerekmez,” diye öneri sundu Adams.

Cooper, “Gerekecek,” dedi. “Burada iki hafta avlanmak için çıkarıp on bin doları pat diye verecek sporcular var. Ama önce bunu onlara satmamız gerekiyor; onlara filmleri izletmemiz gerekiyor. O kılıçdişli sahnesi bunun için çok uygundu.”

“Eğer onları korkutup kaçırmazsa,” diye belirtti Hudson. “Filmin son birkaç saniyesinde yalnızca gırtlağının içi vardı.”

Eski büyükelçi Hudson mutsuz görünüyordu. “Bu işten hoşlanmıyorum. Birini buraya getirdiğimiz anda, haberler yayılacak. Ve haber yayılınca, yöntemi ele geçirmek için bize pusu kuran adamlar olacak—hatta belki devletler—anlıyor musunuz? Yasal yollardan veya şiddet kullanarak. O kaybettiğim filmler için en çok bu yüzden endişeleniyorum. Biri onları bulacak ve belki de ne hakkında olduklarını anlayacak; ama umuyorum ki gördüklerinin gerçek olduğuna inanmayacaklar veya izimizi süremeyecekler.”

“Av partisine katılanlara gizlilik yemini ettirebiliriz,” dedi Cooper.

“Bir avcı, duvarında kılıçdişli kafası asılıyken, veya elinde rekor büyüklükte bir fildişi varken nasıl sessiz kalabilir ki. Aynı şey yöneleceğimiz diğer kişiler için de geçerli. Bir üniversite buraya bir ekip yollamak için para çıkarabilir, veya bir film şirketi burayı mağara adamı filmlerinde kullanmak için çuvalla para verebilir. Ancak her iki durumda da burası hakkında konuşamayacaklarsa bir işlerine yaramaz.”

“Diğer taraftan, eğer bir devlet olarak tanınma elde edebilseydik, her şey yoluna girecekti. Kendi kanunlarımızı ve düzenlemelerimizi oluşturup uygulayabilirdik. Buraya yerleşimciler getirip, ticaret yapabilirdik. Doğal kaynaklarımızı işletebilirdik. Hepsi yoluna yordamına uygun olurdu. Kim olduğumuzu, nerede olduğumuzu ve nelere sahip olduğumuzu açıklayabilirdik.”

“Henüz her şey bitmiş değil,” dedi Adams. “Yapabileceğimiz birçok şey var. Şu tepeler ginseng kaplı. Her birimiz günde on iki pound toplayabiliriz. Köklerinde iyi para var.”

“Ginseng kökü,” dedi Cooper, “harçlık parası. Bize çok para lazım.”

“Ya da tuzak kurabiliriz,” diye önerdi Adams. “Ortalık kunduz kaynıyor.”

“O kunduzlara hiç dikkatle baktın mı? St. Bernard kadarlar.”

“Daha iyi. Bir tek kürk ne kadar getirir düşün.”
“Hiçbir tüccar kunduz olduğuna inanmaz. Kendisini dolandırmaya çalıştığımızı düşünür. Ayrıca yalnızca birkaç eyalet kunduz yakalanmasına izin veriyor. Postları satmak için—satabilsen bile—o eyaletlerin her birinden lisans alman gerekir.”

“Şu mamutların fildişleri bayağı büyük,” dedi Cooper. “Ayrıca eğer kuzeye gidersek, daha büyük dişleri olanlar da buluruz.”

“Ve fildişi kaçakçılığından içeri gireriz?”

Üçü, ateşe bakarak, söyleyecek bir şey bulamayarak oturdu.

Nehrin üst taraflarından avlanan dev bir kedinin öfkeli sesi duyuldu.

 

-ooo-

 

◄ Bir önceki bölüm Bir sonraki bölüm ►