Bir zamanda yolculuk klasiği: ‘Project Mastodon’ (Clifford D. Simak)

 

◄ Bir önceki bölüm Bir sonraki bölüm ►

 

Bölüm X

İki avcı, akşamüstünün geç saatlerinde, omuzlarındaki sırığa asılı bir geyikle yorgun argın eve doğru yürüyorlardı. Yürüdükçe nefesleri havada asılı kalıyordu, zira soğuklar gelmişti ve her an kar yağabilirdi.

“Wes için endişeleniyorum,” dedi Cooper nefes nefese. “Bundan fazla etkilendi. Ona göz kulak olmamız gerek.”

“Biraz dinlenelim,” diye soludu Hudson.

Durdular ve geyiği yere indirdiler.

“Kendini fazla suçluyor,” dedi Cooper. Terli alnını sildi. “Oysa buna gerek yok. Bu işe hepimiz göz göre göre girdik.”

“Kendisini kandırıyor ve bunu kendisi de biliyor; ama bu sayede mücadeleye devam etmek için bir nedeni oluyor. Oyalanacak bir şeyleri olduğu sürece sorun olmaz.”

“Zaman birimini tamir edemeyecek, Chuck.”

“Edemeyeceğini biliyorum. O da biliyor. Gerekli aletleri ve malzemesi yok. Belki atölyede bir şansı olabilirdi, ama burada değil.”

“Bu onun için kötü.”

“Bu hepimiz için kötü.”

“Evet ama iki eski dostun, hiçbir yerin dibinde mahsur kalmasıyla ilgili bir beyin fırtınası yapmadık. Ve her şey yolunda, bizim için sakıncası yok dememizi yutmasını bekleyemeyiz.”

“Yutulacak gibi değil, Johnny.”

“Bize ne olacak Chuck?”

“Yaşayabileceğimiz bir yerimiz ve bol bol yiyeceğimiz var. Cephanemizi büyük avlara saklayacağız—her mermiye karşılık bir büyük yemek—ve küçük hayvanlar için tuzak kuracağız.”

“Un ve diğer şeyler bitince ne olacak merak ediyorum. İstediğimiz zaman tekrar alabiliriz diye düşündüğümüz için pek fazla getirmedik.”

“Etle besleniriz,” dedi Hudson. “Milyonlarca bizon var. Ovalarda yaşayan Kızılderililer yalnızca bununla besleniyordu. Ve baharda çeşitli kökler ve böğürtlen bulabiliriz. Sonbaharda da, en az yarım düzine farklı yemiş toplayabiliriz.”

“Ne kadar idareli kullanırsak kullanalım bir gün cephanemiz bitecek.”

“Oklar ve yaylar. Sapanlar. Mızraklar.”

“Burada elimde mızraktan başka bir şey olmadan karşılaşmak istemeyeceğim çok fazla yaratık var.”

“Karşılarına geçmeyeceğiz. Mümkün olduğu zaman saklanacağız ve mümkün olmadığında da kaçacağız. Silahlarımız olmadan, bizler yaradılışın lordları değiliz. Eğer hayatta kalmak istiyorsak, bu gerçeğin farkına varmamız gerekiyor.”

“Ama ya birimiz hastalanırsa, bacağını kırarsa ya da—”

“Elimizden geleni yaparız. Kimse sonsuza kadar yaşamıyor.”

Sorunsuz bir şekilde yaşayabilirlerdi; en azından yeme, barınma ve giyim konusunda. Hatta çoğu zaman bolluk içinde; zira bunlar geniş ve eli açık topraklardı; insan burada kolayca geçinebilirdi.

Ama asıl sorun—hakkında konuşmaktan çekindikleri sorun—bir amaçlarının olmayışıydı. Toplumun olmadığı bir dünyada, yaşamak için bir amaç bulmaları gerekiyordu.

Issız adada mahsur kalmış biri, daima bir umutla yaşamını sürdürebilirdi; ama burada umut yoktu. Bir Robinson Crusoe ile dostları arasında en fazla birkaç bin mil vardı. Buradaysa, arada yüz elli bin yıl bulunuyordu.

Şu ana kadar şanslı olanları Wes Adams’tı. Binde bir olan kozunu oynamış olmasına rağmen, hâlâ bir amaca sıkıca tutunuyordu, ne kadar zayıf da olsa—zaman makinasını tamir edebileceği umuduna.

Onu şu an dikkat etmemiz gerekmiyor, diye düşündü Hudson. Onu gözlememiz gereken zaman, makinayı onaramayacağını itiraf etmek zorunda kaldığı an olacak.

Hudson ve Cooper’ın ikisinin de aklı yerindeydi, çünkü inşa edilmesi gereken bir kulübe, kesilmesi gereken kışlık odun stoku ve avlanma gibi işleri olmuştu.

Fakat tüm bu işlerin biteceği ve yapacak bir şeyin kalmayacağı bir an gelecekti.

“Gitmeye hazır mısın?”

“Evet. Tamamen dinlendim,” dedi Hudson.

Sırığı omuzlarına kaldırdılar ve tekrar yürümeye başladılar.

Hudson geceleri bunları düşünerek uyuyamıyordu ve tüm düşünceleri çıkmazlara varıyordu.

Kişi buzul çağına ait, fotoğraflar ve eskizler de olacak şekilde doğal tarihi yazısı yazabilirdi, ama gelecekteki hiçbir bilim insanı bunu okuma şansı bulamayacağı için anlamsız bir iş olurdu.

Ya da bir anıt dikmek için uğraşabilirlerdi; ölümsüzlüğe resmeden görünüşüyle, mesajlarını yüz elli bin yıl öteye çıplak elleriyle taşıyacak dev bir piramit belki. Ama o durumda, bunu, tamamen boşa olduğuna ait şüphesiz ve kesin bir bilgiye sahip olarak yapmış olacaklardı; çünkü tarihte böyle bir piramidin var olmamış olduğunu önceden biliyorlardı.

Ya da, vahşi doğada dört bin mil yürüyüp Bering Boğazına ulaşıp oradan Asya’ya geçerek çağcıl insanları bulmaya çalışabilirlerdi. Ve çağcıl insanları mağaralarında saklanırken bulacakları için, büyük miraslarını oluşturmalarında tarif edilemeyecek yardımlar sağlayabilirlerdi. Ancak zaten bunu başaramazlardı ve başarsalar bile, çağcıl insanlar, onların işini bitirmenin bir yolunu mutlaka bulur, hatta belki bir de üstüne onları mideye indirirdi.

Ormandan çıkmışlardı; kulübe, karşılarında, yalnızca birkaç yüz yarda ilerideydi. Derenin yukarısında, yamaca sırtını vermiş ve kurşun mavisi gökyüzüne karşı rüzgârla dalgalanan çayıra bakıyordu. Bacadan ince bir duman çıktığını ve kapının açık olduğunu gördüler.

“Wes’in bunu böyle açık bırakmaması gerekiyor,” dedi Cooper. “Bir ayı ne zaman ziyaret etmeye karar verir bilemeyiz.”

“Hey, Wes!” diye bağırdı Hudson.

Ama ortada kedisinden bir iz yoktu.

Kulübenin içinde, masanın üzerinde beyaz bir kağıt parçası duruyordu. Hudson hemen eline aldı ve omzunda Cooper’la beraber okumaya başladı.

Sevgili dostlar—Sizi yeniden umutlandırıp sonra da hayal kırıklığına uğratmak istemiyorum. Ama sorunun ne olduğunu anladığımı sanıyorum. Bir deneyeceğim. Eğer işe yaramazsa, geri dönüp bu notu yakacağım ve bunun hakkında tek kelime etmeyeceğim. Ama eğer notu bulursanız, işe yaramış olduğunu anlayacaksınız; sizi almak için geri geleceğim.

Wes.

Hudson kağıdı eliyle buruşturdu. “Kaçık ahmak!”

“Keçileri kaçırmış,” dedi Cooper. “Yani ne düşündü de…”

İkisinin de aklında aynı düşünce belirdi ve kapıya doğru atıldılar. Kulübenin köşesinde kayarak durdular ve gözlerini tepenin üst tarafına diktiler.

İki ay önce inşa etmiş oldukları taş piramit yok olmuştu!

 

-ooo-

 

◄ Bir önceki bölüm Bir sonraki bölüm ►