Bir zamanda yolculuk klasiği: ‘Project Mastodon’ (Clifford D. Simak)

 

◄ Bir önceki bölüm Bir sonraki bölüm ►

 

Bölüm VIII

 

 

Piramidi inşa etmek için tam on günlük ağır bir çalışma gerekmişti. Taşları, yarım mil ötedeki bir dere yatağından çıkarıp, teker teker sürükleyerek, tam on iki fit oluncaya dek yığdılar. Çok fazla taş ve çok fazla sabır gerekmişti, çünkü piramit yükseldikçe, doğal olarak tabanı da genişliyordu.

Ama artık her şey hazırdı.

Hudson, yanıp tükenmiş kamp ateşinin karşısında, su toplamış elleri önünde oturuyordu.

Bu, diye düşündü, kütüklerden daha iyi olacak—ve daha tehlikesiz.

Elinize bir avuç kum alın. Bir kısmı parmaklarınızın arasından yuvarlanacak, ama çoğu avucunuzun içinde kalacaktır. Taştan piramidin dayandığı ilke buydu. Zaman makinası çalıştığında—eğer çalışırsa—taşların çoğu da birlikte gelecekti.

Birlikte gelmeyenler basitçe yuvarlanacak ve bir hasara neden olmayacaktı. Güç-alanını bozacak herhangi bir gerilme veya şekil değiştirme yaşanmayacaktı.

Ama ya zaman birimi çalışmazsa?

Peki ya çalışırsa?

Nereden bakarsan bak, diye düşündü Hudson, bu rüyanın sona erdiği noktaydı.

Zira yirminci yüzyıla dönebilseler bile, paraları olmayacaktı ve filmi kaybedip yerine de yenisini çekmedikleri için, tarihin şafağından öteye—neredeyse insanlığın şafağına—dek seyahat etmiş olduklarına dair hiçbir kanıtları olmayacaktı.

Aslında ne kadar geri gittiğinizin bir önemi yoktu. Bir saatle, bir milyon yıl aynıydı; eğer bir saati kat edebiliyorsanız, bir milyon yılı da kat edebilirdiniz. Ve eğer bir milyon yıl geri gidebiliyorsanız, sonsuzluğun ilk vuruşuna, zamanın, boşluk ve hiçlik boyunca ilk kımıldanışına—o, daha hiçbir şeyin var olmadığı, planlanmadığı, düşünülmediği, Evrenin sonsuzluğunun boş bir karatahta gibi, kaderin ilk tebeşir darbesini beklediği başlangıç anına da gidebilirdiniz.

Yeni bir helikopter otuz bin dolara mal olurdu—ama ellerinde barikatı inşa etmek için ihtiyaçları olan traktörü alacak kadar bile para yoktu.

Borç almanın da yolu yoktu. Bir bankaya girip, Taş Devrine dönmek için otuz bin dolar istediğinizi söyleyemezdiniz.

Yine de bir işletme ya da üniversite veya devlete başvurarak, onları elinizde bir şeyler olduğuna ikna edebilirdiniz—bu durumda para ayırmaları mümkündü tabii, ama neredeyse bütün kârı kendilerine ayırdıktan sonra. Ve, doğal olarak, para onların olduğu için, siz kan ter içinde çalışırken gösteriyi onlar yönetirdi.

“Aklımı hâlâ kurcalayan bir şey var,” dedi Cooper sessizliği bölerek. “Yeri seçmek için o kadar çok zaman harcadık ki, ahır ve ev ve diğer bütün binaları unuttuk…”

Hudson, “Sakın bana değirmen deme!” diye bağırdı.

“Hayır. Ondan uzak olduğumuza neredeyse eminim. Ama anladığım kadarıyla bahçenin güney ucundaki dikenli telle çevrili çitin tam üzerindeyiz.”

“İstersen piramidi yirmi fit filan kaydıralım.”

Cooper inledi. “Şansımı çitle denemeyi tercih ederim.” Adams ayağa kalktı; zaman birimini koltukaltına sıkıştırdı. “Hadi bakalım millet. Gitme vakti.”

Dikkatli bir şekilde piramide tırmandılar ve en üstüne dengesiz bir şekilde dikildiler.

Adams birimi çevirdi; göğsüne doğru bastırdı.

“Yakın durun,” dedi, “Ve dizlerinizi biraz kırın. Bir miktar düşebiliriz.”

“Devam et,” dedi Cooper. “Düğmeye bas.”

Adams düğmeye bastı.

Hiçbir şey olmadı.

Birim çalışmadı.

 

-ooo-

 

◄ Bir önceki bölüm Bir sonraki bölüm ►