Bir Zamanda Yolculuk Öyküsü: ‘Kendi Çizme Kayışlarından’ (Robert A. Heinlein)

 

◄ Bir önceki bölüm Bir sonraki bölüm ►

 

XV

Wilson’un iktidara yükselişi, egemenlik için verilen bir mücadeleden ziyade, başarılı bir ilerleyişle ilgiliydi; pek coşkulu bir tarafı yoktu. Yüksek Varlıklar insan ırkına her ne yaptıysa, bu, insanların mizaçlarının köklü bir değişimine neden olmuştu; yalnızca fiziksel görünümleri aynı kalmıştı. Wilson’un ilgilendiği, uysal, dost canlısı çocukların, kendilerine Birleşik Devletlerin Halkı diyen kavgacı, kaba, dinç, dinamik sürüleriyle pek az ortak noktası vardı.

Aradaki ilişki, Jersey inekleri ile uzunboynuzlular, ya da cocker spanieller ile kurtlar arasındaki gibiydi. Savaş, ruhlarında yoktu. Zekâdan yoksun veya güzel sanatlardan anlamıyor değillerdi; kaybettikleri şey rekabetçi karakter ve güce olan açlıktı.

Bunun tekeli Wilson’a aitti.

Ancak o bile, her daim kazandığı bir oyunu oynamaktan sıkıldı. Yüksek Saray’a yerleşip, kendisini, buraları terk etmiş Yüksek Varlıkların atadığı vali olarak benimsettikten sonra, bir süre kültürü “güncel” hale getirmeyi amaçlayan bazı projeleri hayata geçirmekle uğraşarak oyalandı—müzikal enstrümanların yeniden icat edilmesi, sistematik bir posta ağı, farklı giyim tarzlarının yeniden ortaya çıkarılması ve bir sezondan daha uzun süre aynı tarzda giyinmenin tabu haline getirilmesi gibi. Bu sonuncusu oldukça kurnazca bir projeydi. Kadın milletinin aklında gösterişe yönelik içten bir arzu yaratmanın, erkeklerde, onların isteklerini yerine getirme konusunda bir itki doğuracağını düşünmüştü. Buradaki kültürde eksik olan şey güdülenmeydi—durmadan azalıyordu. Wilson, eksikliğini çektikleri güdülenmeyi onlara sağlamaya çalıştı.

Tebaası, istekleri konusunda Wilson’a itaat ediyordu, ancak kafası karışmış bir şekilde, öğrendiği numarayı yapan bir köpek gibi; anladığı için değil, efendisi ve Tanrısı öyle arzu ettiği için.

Kısa bir süre sonra bundan sıkıldı.

Ancak Yüksek Varlıkların gizemi, özellikle de onlara ait Zaman Geçidinin gizemi aklını kurcalamayı sürdürdü. Onunki karışık bir karakterdi; yarı dolandırıcı, yarı filozof. Sıra filozofa gelmişti.

Zihninde, Zaman Geçidinde ortaya çıkan görüngünün fizyo-matematiksel bir modelini kurabilmek, entelektüel bir gereksinim haline geldi. Bir model geliştirmeyi becerdi de; pek başarılı olmasa da, bütün gereksinimleri sağlıyordu. Bir düzlem yüzeyi düşünün, bir kağıt yaprağı, ya da daha iyisi, ipek bir mendil gibi—ipek, çünkü katı değildir, yüzeyine bulunan iki-boyutlu sürekli ortamın birbiri ile ilişkili tüm özellikleri korunurken, kolayca katlanabilir. Kumaşın ipliklerinin zaman boyutu—veya zamanın yönü—olduğunu; ipliklerdeki eğimlerin de, mekana ait üç boyutun tamamını temsil ettiğini düşünün.

Bu durumda, mendil üzerindeki bir mürekkep lekesi, Zaman Geçidi gibidir. Mendil katlanarak, bu leke, mendil üzerinde bulunan başka herhangi bir leke üzerine denk getirilebilir. İki noktayı üst üste getirip, baş parmağınız ve işaret parmağınız arasında tutun; böylece ayarlar yapılmış olur, Zaman Geçidi şimdi açık; bu ipek parçasında yaşayan mikroskobik halktan olan biri, katın bir tarafından diğer tarafına, kumaşın başla herhangi bir noktasını kat etme ihtiyacı duymadan geçebilir.

Bu model mükemmel değildi; tasvir ettiği şey statikti—fakat fiziksel tasvirler, zorunlu olarak, kendilerini tasavvur eden kişinin duyumsal kapasitesi ile sınırlıdır.

Geçidin “açılması” için gereken— üç mekân, bir zamandan oluşan—dört boyutlu sürekli bir ortamın kendi üzerine bükülmesi fikrinin, içerisinde bükülebilmesi için daha yüksek bir boyut fikrini gerektirip gerektirmediği konusunda bir türlü karar veremedi. Öyle gibi görünüyordu, ama bu yalnızca insan aklının yetersizliğinden kaynaklanıyor da olabilirdi. “Bükülmenin” gerçekleşmesi için boş uzaydan başka bir şey gerekmiyordu, ancak “boş uzay” teriminin kendisi tamamen anlamsızdı—en azından bunu bilecek kadar matematikten anlıyordu.

Eğer dört boyutlu sürekli bir ortamın bükülmesi için daha yüksek boyutlar gerekiyorduysa, bu durumda gereken uzay ve zaman boyutları, zorunlu olarak sonsuz sayıda olmalıydı; her seviye, kendi varlığını sürdürebilmek için bir sonraki seviyeyi gerektirecekti.

Ancak “sonsuz” da bir başka anlamsız terimdi. “Açık seri” biraz daha iyiydi, ancak pek fazla da değil.

Başka bir düşünce, duyularının algılayabileceğinden başka en az bir tane daha boyut olduğuna kanaat getirmesine neden oldu—Zaman Geçidinin kendisi. Kontrollerini yönetme konusunda oldukça başarılı hale gelmişti, ancak nasıl çalıştığı veya nasıl inşa edilmiş olabileceği konusunda en ufak bir fikire dahi ulaşamadı. Ona öyle geliyordu ki, Zaman Geçidini inşa eden yaratıkların, Geçidi uzay-zamanın yapısına yerleştirebilmeleri için zorunlu olarak kendisini çevreleyen sınırların dışına çıkabiliyor olmaları gerekiyordu. Bu fikir de böylece ulaşılmaz olmuş oluyordu.

Gördüğü kontrollerin, basit bir şekilde, kendi algılayabildiği uzayda kalan kısımlar olduğundan şüpheleniyordu. Sarayın kendisi dahi, çok daha karışık bir yapının yalnızca üç boyutlu bir kesiti olabilirdi. Bu durum, mimarisinin başka şekilde açıklanamayacak karakterini anlamaya yardımcı olabilirdi.

Yüksek Varlıklar denen bu garip yaratıklar hakkında daha fazla şey öğrenme konusunda karşı konulamaz bir istek tarafından ele geçirilmiş gibiydi. İnsan ırkına hükmetmişler, bu Sarayı ve Geçidi inşa etmişler ve sonra da buradan ayrılmışlardı—bu olayların dalga dalga yayılan etkileri, kendisini otuz küsur binyıl uzağa sürüklemişti. İnsan ırkı için kutsal bir efsaneden, tutarsız gelenekler yığınından başka bir şey değillerdi. Hiçbir resimleri, yazılarından hiçbir iz, Yüksek Norkaal Sarayı ve Geçitten başka hiçbir eserleri kalmamıştı. Ve hükmettikleri ırkın yüreğinde tamir edilemez öyle bir boşluk bırakmışlardı ki, bu, kendi kendilerine verdikleri bir isimle yaşatılıyordu—Terk edilmişler.

Ekrandaki kontroller ile geçmişi tarayarak, İnşa Edenleri aradı. Bu daha önceden de bildiği şekilde ağır ilerleyen bir işti. Geçip giden gölgeler, can sıkıcı tekrarlar—ve başarısızlık…

Bir keresinde, ekrana yansıtılan minyatür Salonda böyle bir gölge gördüğünden emin oldu. Kontrolleri, o andan tekrar göreceğine emin olacak kadar geri aldı ve yanına yiyecek, içecek alarak beklemeye başladı.

Üç hafta boyunca bekledi.

Gölge, uyumak zorunda kalarak ara verdiği saatlerde geçmiş olabilirdi. Fakat doğru zaman diliminde olduğunu hissediyordu; nöbetine devam etti.

Onu gördü.

Geçide doğru ilerliyordu.

 

-ooo-

 

◄ Bir önceki bölüm Bir sonraki bölüm ►