Bir Zamanda Yolculuk Öyküsü: ‘Kendi Çizme Kayışlarından’ (Robert A. Heinlein)

 

◄ Bir önceki bölüm Bir sonraki bölüm ►

 

X

Gerçekten öyle mi olurdu peki? Binlerce yıl gelecekteki birinin ölmesi, 1952 yılında kendisinin ölümüne neden olabilir miydi? Birden durumun ne kadar saçma olduğunun farkına vardı ve rahatlamış hissetti. “Joe”nun eylemleri, kendisini tehlikeye atazmadı; “Joe”nun yapmış olduğu—yapacak olduğu—her şeyi hatırlıyordu. “Joe”, Diktor ile bir tartışmaya girecek, ve olayların zorunlu seyri sonucunda, Zaman Geçidinden geçerek geri dönecekti. “Joe”, kendisiydi. Bunu akıldan çıkarmamak güçtü.

Evet, “Joe” kendisiydi. İlk adam da öyle. İçeri, dışarı ve daireler çizerek, kendi rotalarını izleyecek, ve buraya, kendisi olarak varacaklardı. Varmak zorundalardı.

Bekle bir dakika—bu durumda, bütün bu delice mevzu yoluna girmiş oluyordu. Diktor’dan kurtulmuştu, tüm farklı kişiliklerinin gidişatını yoluna koymuştu ve başladığı noktaya, çalışmaktan pestili çıkmış halinden, diken diken sakalları ve muhtemelen dudağındaki bir iz hariç daha iyi bir halde dönmüştü. Tıraş ol ve çalışmaya devam et, evlat.

Tıraş olurken kendi yüzünü dikkatle inceledi ve acaba neden ilk defasında tanıyamadığını düşündü. Yüzüne daha önceden hiç nesnel bir şekilde bakmamış olduğunu itiraf etmek zorunda kaldı. Nasıl göründüğünü, her zaman sorgusuz sualsiz bildiğini varsaymıştı.

Gözünün ucuyla kendi profilini görmeye çalışırken boynunu hafifçe incitti.

Banyodan çıkarken, Geçit ister istemez gözüne takıldı. Nedense ortadan kaybolacağını düşünmüştü. Öyle olmamıştı. Dokunmaktan dikkatle kaçınarak Geçidi inceledi, etrafında dolaştı. Bu lanet şey hep burada mı kalacaktı? Görevi tamamlanmıştı; neden Diktor onu kapatmıyordu ki?

Önünde dikilirken, aniden, insanları yüksek yerlerden atlamaya iten o duyguyu hissetti. Geçse ne olurdu? Karşısına ne çıkardı? Arma’yı düşündü. Ve diğerini—adı neydi? Galiba Diktor bunu söylememişti. Her neyse, diğer hizmetçi işte, ikincisi.

Ama kendine hâkim oldu ve kendisini yeniden çalışma masasına oturmaya zorladı. Eğer bu tarafta kalacaksa—ve tabii ki kalacaktı, bu konuda kararını vermişti—o zaman tezini bitirmek zorundaydı. Karnını doyurması gerekiyordu; düzgün bir iş bulabilmek için diplomaya ihtiyacı vardı. Şimdi, nerede kalmıştı?

Yirmi dakika sonra, tezin baştan sona yeniden yazılması gerektiğine kanaat getirdi. Asıl konu olan, deneysel yöntemin spekülatif metafiziğe uygulanması ve kesin bir formülasyon ile ifadesi hâlâ geçerliydi, ancak dahil edebileceği bir sürü yeni ve henüz tam olarak sindiremediği bilgi edinmişti. Yazdıklarını yeniden okurken, ne kadar dogmatik davranmış olduğunu görerek şaşırmıştı. Tekrar tekrar, Descartes’in acınacak hatasına düşmüştü; açık akıl yürütme ile doğru akıl yürütmeyi birbirine karıştırmak.

Tezin yeni versiyonunun bir özetini çıkarmayı denedi, fakat aklında henüz tam olarak şekillenmemiş iki noktayı halletmek zorunda olduğunun farkına vardı: Ego sorunu ve özgür irade sorunu. Odada kendisinden üç tane varken, hangi ego kendisiydi? Ve nasıl olup da olayların gidişatını değiştirmesi mümkün olmamıştı?

İlk soru için saçma denecek kadar basit bir cevap derhal aklında canlandı. Ego, kendisiydi. Kendi, kendidir; bu kanıtlanmayan ve kanıtlanamayacak, tecrübe ile bilinen ilk ifadedir. Ama öyleyse, diğer ikisi neydi? Elbette, üçü de kendi ego-varlıklarından eşit derecede emindiler—bunu hatırlıyordu. Bunu şöyle ifade edebileceğini düşündü: Ego, hafızaya ait sürekli bir çizgi boyunca genişleyen bir serinin en sonunda bulunan, tek bir bilinç noktasıdır. Bu kulağa genel bir ifade gibi geliyordu, ama emin değildi; bu ifadeye güvenmeden önce matematiksel olarak formüle etmeye çalışması gerekecekti. Sözlü dil içerisinde çok tuhaf tuzaklar vardı.

Telefon çaldı.

Dalgın bir şekilde cevapladı. “Evet?”

“Sen misin, Bob?”

“Evet. Kimsiniz?”

“Ama, Genevieve tabii ki, tatlım. Bugün neyin var senin? Bu sesimi tanıyamadığın ikinci sefer oldu.” İçinde can sıkıntısı ve hayal kırıklığının kabardığını hissetti. Halledememiş olduğu bir sorun daha vardı—neyse, şimdi halledecekti. Yakınmasını duymazdan geldi. “Bak, Genevieve, bana çalışırken telefon etmemeni söylemiştim. Güle güle!”

“Peki ama onca—Benimle bu şekilde konuşamazsın Bob Wilson! Öncelikle bugün çalışmıyordun. İkinci olarak, nasıl olur da bana bir sürü tatlı şey söyleyip iki saat sonra da hırlayabilirsin? Seninle evlenmek istediğimden emin değilim.”

“Evlenmek mi? Bu aptalca fikir aklına nereden geldi?”

Birkaç saniye boyunca telefon cızırtı yaptı. Bir miktar azaldığında konuşmaya devam etti, “Sakin ol biraz. Artık doksanlarda değiliz biliyorsun ki. Biri seninle birkaç defa çıktı diye hemen seninle evlenmek istediğini varsayamazsın.”

Kısa bir sessizlik oldu. En sonunda o kadar soğuk, sert ve cırtlak bir sesle cevap geldi ki, sesi neredeyse tanıyamadı: “Bu senin için oyun yani, öyle mi? Peki, senin gibi heriflerle baş etmenin yolları da var. Bu ülkede kadınlar korumasız değil!”

“Böyle şeyleri bilisin tabii,” diye vahşice cevapladı. “Kampüsün oralarda yeterince takıldığın için.”

Telefonun alıcısından kulağına kapanma sesi geldi.

Alnındaki terleri sildi. Bu hatunun kendisine oldukça fazla sorun çıkarabilecek kapasitede olduğunun farkındaydı. Daha onunla takılmaya başlamadan önce bu konuda uyarılmıştı, ama o sıralarda kendi kendine göz kulak olma konusunda kendisinden gayet emindi. Daha dikkatli davranmış olmalıydı—yine de bu kadar ucuz bir hareket beklemiyordu.

Tezi üzerinde çalışmaya devam etmeye çalıştı, ama konsantre olamadığını fark etti. Ertesi sabah saat sabah 10’daki son teslim tarihi, sanki kendisine doğru koşuyordu. Kol saatine baktı. Durmuştu. Masa saatine bakarak ayarladı—öğleden sonra dört on beş. Bütün gece uğraşsa bile düzgün bir şekilde bitirmesi mümkün değildi. Ayrıca Genevieve de vardı—

Telefon tekrar çalmaya başladı. Çalmasına izin verdi. Devam etti; alıcıyı yerinden kaldırdı. Onunla tekrar konuşmayacaktı.

Arma’yı düşündü. İşte o doğru şekilde hareket eden, düzgün bir kızdı. Pencerenin önüne gitti ve aşağıdaki tozlu, gürültülü caddeye baktı. Yarı bilinçsiz bir şekilde, bunu Diktor’la birlikte kahvaltı etmiş oldukları balkondan gördüğü yeşil ve dingin kırlarla kıyasladı. Bu, köhnemiş insanlarla dolu, köhnemiş bir dünyaydı. Acı bir şekilde Diktor’un kendisine karşı keşke dürüst davranmış olmasını istedi.

Bir fikir beyninde yüzeye çıktı ve aklını iyice karıştırdı. Geçit hâlâ açıktı. Geçit hâlâ açıktı! Neden Diktor hakkında endişeleniyordu ki? O kendi kendisinin patronuydu. Geri dön ve işi bitir—kazanacak çok şey var, kaybedecek bir şey yok.

Geçide doğru ilerledi, ama sonra tereddüt etti. Bunu yapmak doğru olacak mıydı? En nihayetinde, gelecek hakkında ne kadar bilgisi vardı ki?

Merdivenlerden çıkan ayak sesleri duydu; koridor boyunca ilerliyordu, hayır—evet, kapısında durdu. Aniden bunun Genevieve olduğuna kanaat getirdi ve böylece kararını vermiş oldu. Geçitten geçti.

 

-ooo-

 

◄ Bir önceki bölüm Bir sonraki bölüm ►