Bir Zamanda Yolculuk Öyküsü: ‘Kendi Çizme Kayışlarından’ (Robert A. Heinlein)

 

◄ Bir önceki bölüm Bir sonraki bölüm ►

 

Astounding Dergisi, Ekim 1941 sayfa 40 (görsel: Hubert Rogers, rafeeqmcgiveron.com)

 

XIV

Gözleri bir insan ararken, yavaşça rampadan aşağı yürüdü. Yarı yoldayken, ağaçların arasından rampanın bitimindeki açıklığa çıkan küçük bir şekil seçti. Mutlu bir heyecan içerisinde ona doğru seslendi. Çocuk—bu bir çocuktu—yukarı baktı, gözlerini bir süre kendisine dikti, sonra tekrar ağaçların arasında kayboldu.

Kendisini “Çok aceleci birisin—gerçekten,” diyerek azarladı. “Onları korkutma. Ağır ol.” Ancak bu hata yüzünden morali bozulmadı. Çocukların olduğu yerde, ebeveynler, toplum ve kendisi gibi olaylara geniş açıdan bakabilen genç kişiler için fırsatlar var demekti. Acele etmeden aşağı yürümeye devam etti.

Çocuğun kaybolduğu yerde bir adam belirdi. Wilson hareket etmeden dikildi. Adam ona doğru baktı ve tereddüt içerisinde bir iki adım ilerledi. Wilson “Buraya gel!” diyerek sevecen bir tonda ona seslendi. “Sana bir zarar vermeyeceğim.”

Adam söylediklerini anlamış olamazdı ancak yine de yavaşça ilerledi. Rampanın bittiği noktada durdu ve buna bakarak daha fazla ilerlemedi.

Bu davranış şekli, Wilson’un aklında, Diktor’un söyledikleri ve Sarayda kendi gördükleriyle örtüşen bir fikir canlandırdı. “Eğer,” dedi kendi kendisine, “Antropoloji üzerinde harcadığım zaman tamamen boşa gitmediyse, sanırım bu Saray bir tabu, üzerinde durduğum bu rampa bir tabu ve tabunun bulaşıcılığı nedeniyle, ben de tabuyum. Hamle sırası sende evlat, hamle sırası sende!”

Rampanın ucuna kadar ilerledi, ancak üzerinden inmemeye dikkat etti. Adam ellerini dua eder gibi yukarı kaldırıp, boynunu eğerek dizleri üzerine çöktü. Wilson, tereddüt etmeden, adamın alnına dokundu. Adam, yüzü aydınlanmış bir halde yeniden ayağa kalktı.

“Bu atış fazla kolay oldu,” dedi Wilson. “Onu havada vurmam gerekirdi.”

Adamı Cuma kafasını kaldırdı, aklı karışmış gibi görünüyordu; kalın, melodik bir sesle cevap verdi. Kelimeleri akışkan, yabancı ve sanki bir şarkıdan alınmış gibiydi. “Bu sesle müzik piyasasına atılman gerekir,” dedi Wilson hayranlıkla. “Bazı ünlüler, çok daha azıyla bile tutunabiliyor. Ama—Şimdi git ve bana yiyecek bir şeyler getir. Yiyecek.” Ağzını işaret etti.

Adam tereddüt içerisinde gibi görünüyordu, tekrar konuştu. Bob Wilson, elini cebine sokup çaldığı not defterini çıkardı. Önce “Yemek” kelimesine, sonra da “yiyecek” kelimesine baktı. İkisi aynı kelimeydi. “Blellan,” dedi dikkatlice.

“Blellaaaan?”

Wilson ” Blellaaaan,” diye tekrarladı. “Aksanım için kusura bakma. Hadi, çabuk ol.” Sözlükte “çabuk” kelimesini bulmaya çalıştı, ancak kelime yoktu. Ya bu dilde böyle bir kelime yoktu, ya da Diktor bun yazmaya değer bulmamıştı. Bunu en kısa zamanda halledeceğiz diye düşündü Wilson—eğer böyle bir kelime yoksa, onlara ben bir kelime vereceğim.

Adam uzaklaştı.

Wilson yere oturarak bağdaş kurdu ve not defterini inceleyerek vakit geçirdi. Buralardaki yükselişinin, yalnızca tam olarak iletişime geçebilme süresiyle sınırlı olduğunu düşündü. Ancak tanıştığı ilk kişi, yanında birileriyle döndüğünde yalnızca birkaç kelimeye bakacak vakit bulabilmişti.

Kalabalığın başında, son derece yaşlı, beyaz saçlı fakat sakalı olmayan bir adam vardı. Tüm erkekler sakalsızdı. Dört genç tarafından taşınan bir gölgeliğin altında yürüyordu. Kalabalığın yalnızca yarısı kumsaldan başka bir yerde olmaya uygun olacak kadar giyinikti. Tenteden bozma gibi görünen togasının içerisinde rahatsız görünüyordu. Bu adamın lider olduğu açıktı.

Wilson çabucak “şef” kelimesine baktı.

Şef kelimesinin karşılığı “Diktor” idi.

Aslında bunun onu şaşırtmamış olması gerekirdi, ama şaşırtmıştı. Elbette “Diktor” kelimesinin normal bir isimdense bir unvan olması akla yatkındı. Böyle olabileceği aklına gelmemişti yalnızca.

Diktor kelimesinin altına not düştü. “Ölü dillerden türemiş olma ihtimali olan,” dedi, “nadir kelimelerden biri. Bu kelimeyle birlikte, birkaç düzine kelime daha ve dilin gramatikal yapısının kendisi, ‘Terkedilmişlerin’ dili ile İngilizce arasındaki tek bağlantı gibi görünüyor. “

Şef, Wilson’un karşısında, rampanın bittiği noktanın hemen önünde durdu. “Tamamdır Diktor,” dedi Wilson, “diz çök. Sen de bir istisna değilsin.” Yeri işaret etti. Şef diz çöktü. Wilson alnına dokundu.

Beraberlerinde getirdikleri yiyecekler bol ve lezzetliydi. Wilson, yüz ifadesinin önemini aklında bulundurarak, yavaş yavaş ve ağırbaşlılıkla yedi. Yemek yediği sırada, tüm topluluk serenat yapıyordu. Şarkı söyleyişlerinin mükemmel olduğunu teslim etmek zorunda hissetti. Harmoni anlayışlarını biraz garip buldu ve gösteri, bir bütün olarak ilkel görünüyordu, ancak sesleri, burada şarkı söylüyor olmaktan memnunlarmış gibi berrak ve yumuşaktı.

Bu konser, Wilson’un aklına bir fikir getirdi. Karnı doyduktan sonra ve yeri doldurulamaz küçük not defteri sayesinde şefin, şef ve cemaatinin oldukları yerde kalmalarını istediğini açıkladı. Sonra Geçit Salonuna dönerek buradan yanında getirdiği pikap ile bir düzine plağı getirdi. Onlara önceden kaydedilmiş bir “modern” müzik konseri verdi.

Verdikleri tepki, beklentilerinin çok ötesindeydi. Yaşlı şef, “Begin the Beguine”[1] şarkısı sırasında gözyaşlarına hakim olamadı. Çaykovski’nin “Bir Numaralı Si bemol minör Konçertosu”nun ilk bölümü[2], onları ayağa kaldırdı. Adeta sarsıldılar. Ellerini yüzlerine koyup inlediler. Bir alkış tuhafı koptu. Wilson onlara ikinci bölümü dinletmekten kaçındı; bunun yerine onları “Bolero”nun[3] ilginç tekdüzeliğine maruz bıraktı.

“Diktor,” dedi—aklından geçen yaşlı şef değildi—”Diktor, eski dostum, beni alışverişe yolladığın sırada, kesinlikle bu insanları çoktan etkin altına almıştın. Sen buraya gelene kadar—eğer gelirsen—burası tamamen bana ait olmuş olacak.”

 

-ooo-

 

Notlar:

[1] Cole Porter – Begin the Benguine || geri=>

[2] Çaykovski – Bir Numaralı Si bemol minör Konçertosu Opus 23 – Allegro non Troppo E Molto Maestoso: Allegro con Spirito || geri=>

[3] Ravel – Bolero || geri=>

 

◄ Bir önceki bölüm Bir sonraki bölüm ►