Bir Zamanda Yolculuk Öyküsü: ‘Kendi Çizme Kayışlarından’ (Robert A. Heinlein)

 

◄ Bir önceki bölüm Bir sonraki bölüm ►

 

VI

Wilson hızla arkasına döndü ve üçüncü bir adamın Geçidin önünde durduğunu gördü—onu şaşkınlık içerisinde tanıdı. Olayların gerçekleşme sırası hakkındaki anıları, hafızasında pek de net değildi, zira bu yoğun öğleden sonrayı ilk kez deneyimlediğinde bir miktar sarhoştu—kahretsin, neredeyse körkütük, diye itiraf etti. Üçüncü bir kişinin ortaya çıkacağını tahin etmiş olması gerektiğini fark etti. Ancak hafızası, üçüncü kişinin kim çıkacağı konusunda kendisini uyarmamıştı.

Kendisini tanıdı—bir karbon kopya daha.

Bir dakika kadar, bu yeni gerçeği sindirmeye ve makul bir şekilde özümsemeye çalışarak sessizce durdu. Elinde olmadan gözlerini kapadı. Bu kadarı çok gelmişti. Diktor’la basit bir konuşma yapabilmeyi istedi.

“Sen de kim oluyorsun?” Gözlerini açtı ve diğer kendisinin, sarhoş olanın, en son versiyona hitap ettiğini fark etti. Yeni gelen, kendisini sorgulayan kişiyi bırakıp, sertçe Wilson’a baktı.

“O kim olduğumu biliyor.”

Wilson cevaplamak için acele etmedi. Bu iş kontrolden çıkıyordu. “Evet,” diye itiraf etti, “evet, sanırım biliyorum. İyi ama, ne halt etmeye buradasın? Ve neden planı bozmaya çalışıyorsun?”

Kopyası sözünü kesti. “Uzun uzun açıklamaya vakit yok. Senin bildiğinden daha fazlasını biliyorum—bu nedenle de muhakemem seninkinden daha iyi. Geçitten geçmeyecek.”

Diğerinin küstah kabalığı Wilson’u sinirlendirdi. “Ben hiçbir şey yapmayı kabul—” diye başladı.

Telefon zili lafını kesti. “Aç şunu!” diye patladı Üç Numara.

Çakırkeyif Bir Numara, tartışacak gibi duruyordu ama ahizeyi kaldırdı. “Alo… Evet. Kimsiniz?.. Alo… Alo!” Cihazın anahtarına bastı, sonra da vericiyi yerine çarparak koydu.

“Kimdi o?” diye sordu Wilson; telefona kendi cevap veremediği için biraz rahatsız olmuştu.

“Bir şey değil. Kötü espri anlayışı olan delinin teki.” Bu anda telefon tekrar çaldı. “Yine arıyor!” Wilson açmayı denedi, ancak alkolik dostu daha hızlı davranmıştı, onu hafifçe kenara itti. “Bana bak, seni kuş beyinli maymun! Ben meşgul biriyim, bu da ankesörlü telefon değil. Ha? Ah, Genevieve, sensin. Bak—Üzgünüm. Özür dilerim—Anlamıyorsun tatlım. Herifin biri telefonu işletiyordu, ben de seni o sandım. Seninle o şekilde konuşmayacağımı biliyorsun bebeğim. Ha? Bu öğlen mi? Bu öğlen mi dedin? … Tabii, evet. Bak tatlım, bu konuda biraz kafam karıştı. Bütün gün sorunlarla boğuştum, ve hâlâ devam ediyor. Bu akşam görüşürüz ve ne olduğunu anlamaya çalışırız. Ama şapkanı benim dairemde unutmadığımı biliyorum

“Ha? A, tabii! Her neyse, bu akşam görüşürüz. Bay bay.”

Önceki halini o yapışkan kadının isteklerine boğun eğerken görmek, Wilson’ın neredeyse midesini bulandırmıştı. Neden telefonu suratına kapatmamıştı ki? Arma ile olan zıtlığı keskindi —o gerçekten enfesti; bu onu plana uymak için her zamankinden daha da kararlı bir hale getirdi, son gelenin uyarılarına rağmen.

Telefonu bıraktıktan sonra, önceki hali, üçünü kopyayı açıkça görmezden gelerek, kendisine döndü. “Pekâlâ, Joe,” dedi, “sen hazırsan, ben de gitmeye hazırım.”

“Güzel!” dedi Wilson rahatlayarak. “Sadece adımını at yeter. Yapman gereken başka bir şey yok.”

Üç Numara, “Hayır, gitmiyorsun!” diyerek önüne geçti.

Wilson itiraz etmeye başladı, ancak tuhaf yoldaşı ondan öndeydi. “Bana bak! Buraya yolgeçen hanıymış gibi geliyorsun. Hoşuna gitmediyse, git kendini camdan at—Ben tam da bunu yapabilecek kişiyim. Gözün kesiyor mu?”

Derhal yumruklaşmaya başladılar. Wilson temkinli bir şekilde hareket ederek, Üç Numaraya, belirleyici bir şekilde sert bir yumruk indirebileceği bir açıklık aradı.

Sarhoş müttefikine de dikkat etmiş olması gerekirdi. O taraftan gelen şiddetli bir yumruk, yandan, halihazırda yaralanmış suratına geldi ve şiddetli bir şekilde canını yaktı. Darbe, kesik, şişmiş ve bir önceki karşılaşması yüzünden hassas olan üst dudağına geldi ve orası saf bir acı kaynağına dönüştü. Aniden geri sıçrayarak kaçındı.

Bir ses, boğuk bir darbe sesi, acılarının arasından kendisine ulaştı. Gözlerini açmaya zorladı ve Geçidin içinde kaybolan adamın ayaklarını gördü. Üç Numara, hâlâ Geçidin yanında dikiliyordu. “Becerdin işte!” dedi Wilson’a acımazsızca, ve sol elini ovuşturdu.

Bu açıkça haksız olan iddia, Wilson’ın ters tarafına gelmişti. Kendini hâlâ yüzünde bir sadizm deneyi yapılmış gibi hissediyordu. “Ben mi?” dedi öfkeyle. “Onu diğer tarafa sen fırlattın. Ben ona dokunmadım bile.”

“Evet, ama bu senin hatan. Eğer karışmamış olsaydın, böyle bir şey yapmak zorunda kalmayacaktım.”

“Ben mi karıştım? Seni kel suratlı, ikiyüzlü—sen burnunu sokarak anlaşmayı bozmaya çalıştın. Ayrıca aklıma gelmişken—bana bir açıklama borçlusun, ve sana o açıklamayı yaptırmazsam ne olayım. Nasıl oluyor da—”

Ancak karşısındaki sözünü kesti. “Kes şunu,” dedi kasvetli bir tavırla. “Artık çok geç. Geçti bir kere.”

“Ne için çok geç?” diye sordu Wilson.

“Bu olaylar zincirini durdurmak için çok geç.”

“Neden durduralım ki?”

“Çünkü,” dedi Üç Numara acımasız bir tavırla, “Diktor beni aldattı—yani seni aldattı… Bizi—salakmışım gibi, salakmışız gibi. Bak, seni orada önemli biri yapacağını söyledi”—Geçidi işaret ediyordu—”öyle değil mi?”

Wilson, “evet,” diyerek itiraf etti.

“Eh, bir sürü palavra. Bütün istediği, bu Zaman Geçidiyle tamamen içinden çıkılmaz bir duruma girip, bu işten bir daha kurtulamayacak hale gelmemiz.”

Wilson aniden zihnini bir şüphenin kemirdiğini hissetti. Dediği doğru olabilirdi. Şimdiye kadar olanlarda kesinlikle pek de bir mantık yoktu. Sonuç olarak, Diktor neden onun yardımına, hem de o kadar rahat görünen bir yeri yarı yarıya bölüşecek kadar umutsuzca ihtiyaç duyacaktı ki? “Bunu nereden biliyorsun?” diye sordu.

“Ayrıntısını neden merak ediyorsun?” dedi diğeri yorgun bir halde. “Neden sözüme güvenmiyorsun?”

“Neden güveneyim?”

Karşısındaki sinirden çileden çıkmış bir halde ona baktı. “Eğer benim sözüme inanmayacaksan, kiminkine inanacaksın?”

Sorunun kaçınılmaz mantığı, kelimenin en basit anlamıyla Wilson’ın canını sıktı. İnsanın işine burnunu sokan ikizine zaten içerlemişti; bir de kendi değini yaptırmaya çalışması hiç hoşuna gitmemişti. “Ben Missouri’liyim,” dedi, “Kendi gözlerimle görmem gerekiyor.” Geçide doğru ilerledi.

“Nereye gidiyorsun?”

“İçeri! Diktoru bulup, bu konuyu onunla halletmeye çalışacağım.”

“Yapma!” dedi diğeri. “Belki şimdi bile zinciri kırabiliriz.” Wilson inatçı görünüyor ve öyle hissediyordu. Diğeri iç geçirdi. “Git o zaman,” diyerek teslim oldu. “Bir şey olursa, sana olacak. Senden kurtulmuş olurum.” Wilson Geçitten geçmek üzereyken durakladı. “Öyle mi? Hmm—Nasıl olur da, bana bir şey olup, sana olmayabilir ki?” Diğer adam boş boş baktı; sonra yüzünde bir kavrama ifadesi belirip kayboldu. Bu Wilson’un onu son görüşü oldu. Geçitten geçti.

 

-ooo-

 

◄ Bir önceki bölüm Bir sonraki bölüm ►