Bir Zamanda Yolculuk Öyküsü: ‘Kendi Çizme Kayışlarından’ (Robert A. Heinlein)

 

◄ Bir önceki bölüm Bir sonraki bölüm ►

 

Astounding Dergisi, Ekim 1941 sayfa 29 (görsel: Hubert Rogers, rafeeqmcgiveron.com)

 

IX

Diğer iki kişi aniden dönüp ona baktılar. Wilson ikisi arasında daha ayık olanının kendisini incelemesini ve hayret ifadesinin giderek korkmuş bir tanımaya dönüşmesini izledi. Diğeri, en önceki Wilson, gözlerini kendisine odaklamakta bile zorlanıyor gibi görünüyordu. “Bu iş beni uğraştıracak,” diye düşündü Wilson. “Adamın içki kokusu buraya kadar geliyor.” Bir insanın nasıl olup da boş mideyle içecek kadar aptal olabileceğini düşündü. Bu sadece aptalca değil, aynı zamanda güzelim içkiyi israf etmekti.

İçkiden kendisine kalıp kalmadığını merak etti.

“Sen kimsin?” diye sordu sarhoş ikizi.

Wilson “Joe”ya döndü.

“O kim olduğumu biliyor,” dedi üstüne bastırarak.

“Joe” kendisini inceledi. “Evet,” diye kabullendi, “evet, sanırım biliyorum. İyi ama, ne halt etmeye buradasın? Ve neden planı bozmaya çalışıyorsun?”

Wilson sözünü kesti. “Uzun uzun açıklamaya vakit yok. Senin bildiğinden daha fazlasını biliyorum—bu nedenle de muhakemem seninkinden daha iyi. Geçitten geçmeyecek.”

“Ben hiçbir şey yapmayı kabul—”

Telefonun çalmaya başlaması tartışmayı böldü. Wilson bu bölünmeyle rahatlamıştı, çünkü yanlış bir yöntemle giriş yaptığını fark etmişti. Acaba kendisinin gerçekten bu sapın göründüğü kadar kalın kafalı olması mümkün müydü? Diğer insanlara böyle mi görünüyordu? Fakat kendinden şüphe etmek ve ruhsal araştırma yapmak için yeterli zaman yoktu. Bob (Körkütük) Wilson’a “Aç şunu!” diye emretti.

Sarhoş olan tartışacak gibi göründü, ancak Bob (Joe) Wilson’un hareket ettiğini görünce, ondan önce davrandı.

“Alo… Evet. Kimsiniz? Alo. Alo!”

“Kimdi o?” diye sordu “Joe”.

“Bir şey değil. Kötü espri anlayışı olan delinin teki.” Telefon tekrar çaldı. “Yine arıyor!” Sarhoş olan, diğerleri yetişemeden telefonu kavradı. “Bana bak, seni kuş beyinli maymun! Ben meşgul biriyim, bu da ankesörlü telefon değil. Ha? Ah, Genevieve— Wilson telefon konuşmasına pek dikkat etmedi—konuşmayı çok fazla kere dinlemişti ve kafası çok şey meşguldü. En erken karakterinin makul olabilmek için fazla sarhoş olduğunu fark etti; “Joe”nun ilgisini çekecek bir argüman bulmaya çalışmalıydı—aksi takdirde karşısındakiler sayıca üstün olacaktı. “—Ha? A, tabii!” görüşme sona ermişti. “Her neyse, bu akşam görüşürüz. Bay bay.”

Şimdi tam sırası, diye düşündü Wilson; bu salak geveze çenesini açamadan. Ne söylemeliydi? Ne söyleye ikna edici olurdu?

Ama körkütük versiyon önce konuştu. “Pekâlâ, Joe,” diye belirtti, “sen hazırsan, ben de gitmeye hazırım.”

“Güzel!” dedi “Joe.”

“Sadece adımını at yeter. Yapman gereken başka bir şey yok.”

Durum kontrolden çıkmaya başlamıştı; olaylar planladığı gibi gitmiyordu. “Hayır, gitmiyorsun!” diye yırtındı ve Geçidin önüne atladı. Durumun farkına varmalarını sağlamalıydı, hem de bir an önce.

Fakat bunu yapacak fırsatı bulamadı. Sarhoş olan ona bir küfür salladı, sonra da yumruğunu savurdu; sabrı birden taştı. Aniden ateşli bir mutlulukla, bir süredir birilerini yumruklamak istiyor olduğunun farkına vardı. Bunlar kendilerini kim sanıyorlardı ki geleceğiyle oynuyorlardı.

Sarhoş olan beceriksizdi; Wilson gardının altından geçip suratına sert bir şekilde vurdu. Vuruşu ayık bir kişiyi ikna edecek kadar sağlamdı, ancak karşısındaki kafasını sallayıp daha fazlası için geri döndü. “Joe” yaklaştı. Wilson, ilk rakibiyle bir an önce işini bitirip, dikkatini “Joe”ya vermesi gerektiğinde karar kıldı—”Joe” ikisi arasında açık ara daha tehlikeli olandı.

İki müttefik arasında yaşanan ufak bir karışıklık ona fırsat sağlamıştı. Geri adım attı; dikkatlice nişan aldı ve soluyla uzun bir vuruş gerçekleştirdi; hayatında attığı en güçlü yumruklardan biriydi. Hedefinin ayakları yerden kesilmişti.

Wilson, Geçide göre konumunun farkına, vuruşunu gerçekleştirirken vardı ve acı bir kesinlikle sahneyi kaçınılmaz sonuna varacak şekilde oynadığını anladı.

“Joe” ile yalnız kalmıştı; dostları, Geçitten geçerek kaybolmuştu.

Verdiği ilk tepki mantıksız, ama gayet insani ve anlaşılır bir duygu olan bak-senin-yüzünden-ne-oldu şeklindeydi. “Becerdin işte!” dedi sinirle.

“Ben mi?”

“Joe” itiraz etti. “Onu diğer tarafa sen fırlattın. Ben ona dokunmadım bile.”

Wilson “evet,” diyerek kabullenmek zorunda kaldı. “Ama bu senin hatan,” diye ekledi, “eğer karışmamış olsaydın, böyle bir şey yapmak zorunda kalmayacaktım.”

“Ben mi karıştım? Seni kel suratlı, ikiyüzlü—sen burnunu sokarak anlaşmayı bozmaya çalıştın. Ayrıca aklıma gelmişken—bana bir açıklama borçlusun, ve sana açıklama yaptırmazsam ne olayım. Nasıl oluyor da—”

Wilson “kes şunu,” diyerek onu başından savdı. Hatalı olmaktan nefret ederdi ve hatasını itiraf etmek zorunda kalmaktan daha da nefret ederdi. Şimdi anlıyordu ki, durum daha başından beri umutsuzdu. Durumun mutlak anlamsızlığına boyun eğdiğini hissetti. “Artık çok geç. Geçti bir kere.”

“Ne için çok geç?”

“Bu olaylar zincirini durdurmak için çok geç.” Artık farkındaydı ki, saatin kaç olduğundan, hangi yıl olduğundan ve kaç kere geri dönüp durdurmaya çalışmış olduğundan bağımsız olarak, her zaman çok geç olmuştu. Diğer tarafa ilk kez geçtiğinde, kendini uyurken görmüş olduğunu hatırladı. Olaylar, kendi usanç verici şekillerince gerçekleşmek zorundaydı.

“Neden durduralım ki?”

Açıklama için zaman harcamaya değmezdi, ama kendini haklı çıkarmak ihtiyacını hissetti. “Çünkü,” dedi, “Diktor beni aldattı—yani seni aldattı, bizi—salakmışım gibi, salakmışız gibi. Bak, seni orada önemli biri yapacağını söyledi, öyle değil mi?”

“Evet—”

“Eh, bir sürü palavra. Bütün istediği, bu Geçitle tamamen içinden çıkılmaz bir duruma girip, bu işten bir daha kurtulamayacak hale gelmemiz.”

“Joe” sert bir şekilde ona baktı. “Bunu nereden biliyorsun?”
Bu daha çok bir önsezi olduğu için, kendisini makul bir açıklama yapmak için baskı altında hissetti. “Ayrıntısını neden merak ediyorsun?” diyerek kaçındı. “Neden sözüme güvenmiyorsun?”

“Neden güveneyim?”

Neden güvenesin? Seni salak, anlamıyor musun? Ben, senim; daha yaşlı ve daha deneyimli—bana inanmak zorundasın. Yüksek sesle, “Eğer benim sözüme inanmayacaksan, kiminkine inanacaksın?” diye cevapladı.

“Joe” homurdandı. “Ben Missouri’liyim,” dedi, “kendim görmem gerekiyor.”

Wilson aniden “Joe”nun Geçitten geçmek üzere olduğunu fark etti. “Nereye gidiyorsun?”

“İçeri! Diktoru bulup, bu konuyu onunla halletmeye çalışacağım.”

Wilson “yapma!” diye yalvardı. “Belki şimdi bile zinciri kırabiliriz.” Ancak karşısındakinin yüzündeki somurtkan, inatçı ifade yüzünden boşuna uğraştığını anladı. Kaçınılmazlığın ağından kurtulabilmiş değildi; bu olay gerçekleşmek zorundaydı. Omuzlarını silkerek, “git o zaman,” dedi. “Bir şey olursa, sana olacak. Senden kurtulmuş olurum.”

“Joe” Geçidin önünde duraksadı. “Öyle mi? Hmm—Nasıl olur da, bana bir şey olup, sana olmayabilir ki?”

“Joe” Geçitten geçerken, Wilson konuşamadan ona baktı. Kime olacak? Bunu tam olarak bu şekilde düşünmemişti. Ani bir dürtüyle Geçitten geçip, diğer kişiliğine yetişip onu korumak istedi. Bu ahmağın başına bir şeyler gelebilirdi. Diyelim ki kendisini öldürttü? Bob Wilson’a ne olurdu? Ölürdü, tabii ki.

 

-ooo-

 

◄ Bir önceki bölüm Bir sonraki bölüm ►